Bilim ve Felsefe Erdemsizlik Kaynağı ( Ne İçin Yaşıyoruz kitabından – J.G.Bennett )

Bilim ve Felsefe
Erdemsizlik Kaynağı
J.G.Bennett

Tüm bilimsel teorilerin apaçık istikrarsızlığına rağmen bizim insana ve onun evrendeki yerine karşı olan tavrımızı etkileyen son kararların, belli bir dönemde, tesadüfen moda olmuş belirli teorilerden alınması gibi bir eğilim, bilim tarihinin ilginç bir özelliğidir. Bu konularda ciddî boyutlarda düşünen bilim adamları, bir teorinin bir gerçek hakkında bir ifade değil de, yalnızca uygun bir tanım metodu olduğunu çok iyi bilmelerine rağmen, moda teorilerle uyuşmayan her görüşü bilimsel olmamakla yargılamakta diğerlerinden hiç de geri kalmazlar.

Önceki iki bölümde insanın bugünkü günlük yaşamında çok eksik olan bir şey olduğunu ve tek iyileştirme ümidinin insanın gücünün kendisi ve doğa üzerindeki dengesini düzeltmek olduğuna kişinin kendisini inandırması için her hangi bir ilâhiyatçı ya da kozmolojik bir teoriye müracaat etmesinin gereksiz olduğunu göstermeye çalıştım, İnsanın durumunu anlamak için onu daha geniş bir evrensel amaç penceresinden görmek gerektiğine öz inancımı gizlemedim; aynı zamanda bu kitabın açıkça üzerine kurulduğu Gurdjieff in fikirlerine göre bu amacın nasıl algılandığını da göstermeye çalıştım.

Çoğu insan, her ne zaman Tanrı ve evren hakkında bir görüş ifade edilse, bilimsel delilin yerleşik ve şaşmaz bir yol olduğunu ima ederek “Bunu nereden biliyorsun?”, “Bilimsel olarak ispat edilebilir mi?” diye sormanın çok doğal bir davranış olduğunu düşünür. Bilimin yüce sorular üstüne yargılar beyan etmeye yetkili olduğu kavramı öylesine yaygın kabul ediliyor gibi görünüyor ki daha fazla ilerlemeden, bilimin bizleri kendimiz ve içinde yaşadığımız dünya hakkında güvenilir bilgilerle donatacağı iddialarının bir incelemesine bir bölüm ayırmak makul görünüyor.

Bilim deyimini, duyu algılaması içinde verilen verinin entelektüel analizleri ile bu analizlerin sonuçlarına göre yapılan (tümevarım ve tümdengelim) çıkarımlarla duyu algılamalarının hususî kullanımı ile bilgi edinmeye yönlendirilmiş tüm çalışmalar grubunu ifade etmek için kullanacağım. Her türlü ilham olunan bilgi ya da ifşa dahil tamamen sübjektif deneyim verisini bilim alanından hariç tutacağım böyle bir ayrımı, halen pek tutuluyor gibi görünen, neyin bilimsel olduğu ve olmadığı konusundaki görüşlerden aldığımı açıkça belirtmeliyim. Bu ayrım kaçınılmaz bir öğeyi hesaba katmaz. Bunlar, yeni bir hipotez formülleştirilirken “karanlıkta yapılan sıçrayışlardır”.

Bu şart bizim şu anki amacımız için önemli değildir, çünki çoğu kimse yapmış olduğum genel ayrımı anlayacaktır. Ancak bu noktada şöyle bir açıklama yapmam herhangi bir yanlış anlamadan kaçınmaya yardımcı olabilir: Şimdi bizim bildiğimiz haliyle bilimi incelerken geçerli bilginin gözlem ve çıkarsamalarla elde edilemeyeceğini söylemek istemiyorum ama daha ziyade “insanın gerçekten önemli konuları” ve “onun evrendeki yeri” söz konusu olduğu sürece yanlış gözlemler yapmakta ve yanlış sonuçlar çıkarmakta olduğumuzu söylemeliyim.

Bugün bilimin prestiji yüksektir. Ortalama insan yaşamında spordan, sinemadan, politika tartışmalarından ya da gazete okumasından daha az yer tutmasına rağmen bilim yine de arka plânda Batı medeniyetinin gerek geçmiş gerek çağdaş medeniyetler üzerindeki üstünlüğüne ve ilerlemesine olan inancımızı destekleyen temel faktör olarak kalır. Ortalama insan eğer bir şeye inanıyorsa bilime inanıyordun Daha da ötesi, bir başka şeye inanmayı reddediyorsa şu ya da bu şeyin bilimsel olmadığını ya da bilimsel olarak ispat edilemeyeceğini var saydığındandır.

Bu gerçekten yeni bir durum değildir ve Yunan felsefesinin doğuşundan beri mevcuttur. Bin yıldan fazladır sofu insanlar bile varlığının bir “delili” ortaya konmadıkça Tanrı’ ya inanmanın mantıksız olduğunu düşünmüşlerdir. Yegâne geçerli bilgi elde etme yoluna sahip olmak için bilimin iddialarını tartışırken, otoritelerini aynı kaynaktan aldığını iddia eden tüm bu felsefe ve düşünce okullarını bilimle birlikte ele almalıyız.

İncelememize başlamadan önce bir ayrım daha yapılması gerekir. Bilimi bilgi edinme amaçlı bir grup çalışmalar olarak tanımladım. Bu onu, dış dünyada hareket etmek amaçlı bir grup ameliyeler olarak tanımlanan teknolojiden ayırır. Bu ayrım yapıldığında bilimin prestijinin çok büyük oranda bilimin kendisinden değil, teknolojiden geldiğini hemen görebiliriz. Her şeyden çok teknolojinin başarılarından etkileniriz.

Çoğu insan teknolojinin bilime dayandığını zanneder: Önce bilir sonra yaparız. Kaynakları bilimsel araştırmada olan birçok modern endüstrilere dikkat çekerler. Bu endüstrilerin yeni ve hayal edilmemiş güçlerini insanın emrine sunmadaki başarısı, bir biçimde bilimin kendisinin onaylanması olarak kabul edilir. Şöyle söyleriz: “Buhar makinesine bak.”, “Otomobile bak.”, “Kimya endüstrisinin başarılarına bak. İnsanın yaşam standardını yükseltmek için kıyaslanabilecek hiçbir şey yapmamış olan tüm bu eski geleneklerden çok daha fazla saygımıza bilimin lâyık olduğunu nasıl inkâr edebilirsin?”

Tahrip edici silâhlar geliştirmekte bilim, barış sanatlarından çok daha fazla başarılı olmuştur ve daha basit topluluklarda mevcut olmayan yeni, korkunç ekonomik problemler teknolojik ilerlemelerden doğmuştur diyerek suçlama bilime karşı dengelenmiştir. Ben bu tip bilim tenkitleriyle ilgilenmiyorum çünki bilimsel aktivite adına bu meselelerde tarafsızlığı ilân etmek ve ortaya çıkan dertler için suçlanması gerekenin bilimin sonuçlarını yanlış kullanan insanlar olduğunu söylemek pekâlâ da geçerli bir yanıttır. Bu benim defalarca bahsettiğim durumun bir yönüdür, öyle ki bu durumda kendimizi artan teknik güçlerimize paralel hiçbir ahlâkî ilerlemede bulmayız.

Bilim ve teknoloji arasında bir ayrım yapmamdaki neden, sık sık gözardı edilen şu noktaya dikkati çekmek içindir: Teknolojik başarıların, geçerli bilginin birincil varlığını önceden kabul ettiğini var saymak. Bu doğru olsaydı aşikâr olacaktı ki bazı neticelerin başarısı bunların elde edildiği yolun anlaşılmasının ispatıdır. Hiçbir şekilde, teknoloji ile desteklenen bilim herhangi bir ve her soruyu çözmeye muktedirdir demek değilse bile yine de şimdiki “bilime inanç” için bir anlamda bir haklı çıkarma olacaktı, bu nedenle bilgi ve hareket arasındaki ilişkinin temeline inmeye çalışmamız önemlidir.

Çok basit, açık bir olayla başlayalım. Hepimiz yemek yeriz ve yediğimizi az ya da çok başarıyla sindiririz ama bu demek değildir ki sindirme olayını anlarız ya da insan yaşamı için gerekli olan enerji ve bu enerjinin tabiatı hakkında yapmayı seçtiğimiz beyanlar geçerli olmalıdır. Fakat bu tam da bilimin pratik başarıları dediğimiz şeyler hakkında konuşmaya eğilimli olduğumuz yoldur. Sanırız ki bir çalışma başarıyla, özellikle de büyük çapta, yerine getirildiği için içerdiği fenomenler, her halikârda, onun keşfinden sorumlu olanlar tarafından anlaşılmaktadır.

Sonra bu fenomenler anlaşıldığı için bu çalışmaların açıklanmalarından çıkarılan sonuçların özel bir geçerliliği vardır diye düşünmeye başlarız. Buna “bilimsel olarak ispatlama” veya “bilim tarafından kurulmuş” deriz. Şimdi bu çıkarımın tesadüfi olarak seçtiğim bazı bilinen teknolojik başarılarına nasıl uyduğunu görelim.

“Endüstri Devrimi” ile başlayabiliriz, ki bu olgu 18. yy’m ortalarından soma insanlığa o zamana kadar bilinen dönemlerden çok daha yaygın olarak enerji kullanma becerisi sunmaya başlamıştı. Birinci neden odun yerine kömür yakmaktı. Herkesin bildiği gibi 18. yy’da bir kriz tehdidi vardı çünki gerekli demiri yapmak için yeterince odun yoktu; bundan dolayı odun yerine kömür kullanmayı öğrendik, insanlar başarıyla kömür yakmaya başlayıp tarihin akışını değiştirdiler se de “Bir şey yandığında meydana gelen nedir?” gibi çılgın fikirler mevcuttu. O zamanlar “geçerli bilimsel bilgi” olarak kabul edilen phlogiston teorisi o kadar gülünçtür ki, bugün ancak bilim adamlarının teoriye uysun diye gerçekleri eğip bükmedeki hünerlerine hayran kalabiliriz.

Yine de tüm bu saçmalık, kömürün kullanımındaki hızlı artışı ve Batı dünyasının hayatındaki nihaî değişmeyi durdurmadı. Fransız kimyacı Lavoisier’in karbon, hidrojen ve oksijen elementlerinin kombinasyonu açısından daha makul bir yanma olayını ilk defa ortaya koyması 18. yy sonunu, 1783′ü buldu.

Bugüne kadar da alevin tabiatını “bildiğimizi” güvenle söyleyemeyiz.
Buhar makinesini düşünün. Iskoçyalı mucit James Watt’ın, kömürün yakılmasından sonra Endüstri Devrimi’ni mümkün kılan ikinci ana faktör olan buhar makinesini, ilişkin bir dizi icatlarda bulunması 1770′lerin ortalarında idi. O zamanlar hiç kimse ısı makinesi teorisi hakkında hiçbir şey anlamıyordu. Ancak çok sonraları, 1824′de, az tanınan, pek de iyi muamele görmeyen, 36 yaşında hayata veda eden bir Fransız matematik öğretmeni buharın hareket meydana getirebilen gücünü ve onun etkin dönüşümü için ne tip bir cihazın gerekli olduğunu biraz olsun anlamaya yarayan bir teori ortaya koymuştur. Bu, buhar makinesinin Watt tarafından icadından 60 yıl sonra, insanların artık bu olağanüstü başarılara insanın doğa üzerinde üstünlük kazanmasının işaretleri olarak bakmaya ve bu üstünlüğün kazanılması olgusu hakkında bir şeyler anlaşılıp bilindiğini doğal görmeye başladıkları bir zamanda oldu.

Carnotün ısı makinesi devri üzerine olan eserinden 1-2 yıl önce Michael Faraday elektrik ile manyetizm arasındaki ilişki üzerine meşhur araştırmasını yayınladı. Bu araştırma insanın dış yaşamını değiştirmede üçüncü büyük faktör olan elektrik mühendisliğindeki harika teknolojik gelişmelere yol açmıştır. Faraday’ın araştırmasında rapor amacıyla yaptığı açıklama ancak tanım amacına yararlı pratik bir masaldan öte bir şey değildi.

Ancak çok sonraları 1897′de J.J. Thomson, şimdi elektron diye bildiğimiz çok küçük parçacıkların varlığını ortaya koyduğunda elektriğin tabiatı hakkında bir şeyler anlaşılmaya başlandı. Bu, Faraday’ın pratik keşiflerinden ve teknolojik ilerlemelerin elektriği büyük çapta kullanılır hâle getirmesinden şöyle böyle 75 sene sonra oluşmuştur.Yine de daha sonra minik yoğun parçacık olarak elektron kavramı onun parçacık değil, dalga olduğu şeklindeki fikirle yer değiştirdi ve şüphe yok ki bu kavram da sırası gelince daha başkaları tarafından iptal edilecektir.

Bu arada elektrik teknolojisi ilerlemektedir ve eğer ortalama insan, düğmeyi çevirdiğinde hiç düşünmüyorsa, bu konuda uzman olan bilim adamlarının elektriğin ne olduğunu bildiklerini güvenle var saymaktadır.
Kimyadaki atom teorisi çoğu kez ne olup bittiğini bilmeden bir şeyler yapabilmeye örnek olarak gösterilir. 19. yüzyılın büyük bölümünde kimya ilimi, her kimyasal element için birbirinin aynı bozulmaz, parçalanamaz antite şeklindeki atom kavramını kullanarak müthiş ilerlemeler yaptı. Atomun parçalanamaz oluşu öylesine yaygın bir biçimde “bilimsel olarak ispatlanmış” diye kabul edildi ki, felsefî düşünce içine alındı ve insanın doğası ve kaderi konularındaki inançlar üzerine büyük etkisi olan gerçeğin doğası hakkındaki görüşleri destekleyen kanıt olarak düşünüldü. Daha sonra atomun parçalanamazlık teorisi kof çıkınca, onun üzerine kurulu inançlar geçerliliklerini sürdürüp pek de küçümsenmeyecek ölçülerde günümüzün düşünce karmaşasına katkıda bulundular.

Bilmeden yapmaya giden bir çarpıcı çıkarım örneği de Evrim Teorisinin – adına öyle deniyor – doğuşunda bulunabilir. Çok büyük ölçüde savını insanoğlunun yeni hayvan ve bitki varyasyonları yetiştirmedeki başarılı sonuçlarına dayandıran Darwin, yeni türlerin orijininde de benzer bir mekanizma işleyebilir sonucuna vardı.

Yaşayan hayvanlar, bitkiler ve iskeletleri kayalarda korunmuş canlılar arasındaki bağın tutarlı bir belgesini vermede bu teorinin başarısı, insanları, yeni bir tür üretmede gerekli olan değişikliğin etkileyebileceği mekanizma hakkında hiçbir şey bilinmediği gerçeğini göz ardı etmeye sevk etmiştir. Pratik bir başarı -yani biyolojik verilerin başarılı sınıflandırılması- ile bir çalışma ya da bir türün ortaya çıkış yolunu anlama arasındaki ayrım pek nadir olarak yapılmaktadır.

Burada yine pratik başarının teoriyi tasdik ettiği var sayılmaktadır, çünki sıradan insan için biyolojik evrimin bazı mekanik otomatik işlemlerle “bilimsel olarak ispatlanmış” olduğunu farz eder. Orijini açısından Evrim Teorisi ile hiçbir bağlantısı olmayan genetik biliminin doğuşu bize üretme olgusu hakkında belli bir anlayış sağladıysa da, şu ana kadar çiftleşme için uygun olmayan iki türün ayrılmasının nasıl gerçekleştiği hakkında biyologların kendileri için bile inandırıcı bir mekanizma ortaya koymakta başarısız olunmuştur.

Buna rağmen otomatik bir mekanik olgu olarak evrensel evrim fikri hemen hemen sorgusuz sualsiz kabul edilmekte, daha önceden kabul görmüş ve teolojik veya felsefî doktrinlere ters düştüğü her durumda vazgeçilen ya da “bilimsel doğru” diye farz edilene hizmet için yeniden şekillenmekte olan ikinciler olmaktadır.

Tüm bilimsel teorilerin apaçık istikrarsızlığına rağmen bizim insana ve onun evrendeki yeriyle ilgili tavrımızı etkileyen son kararların, belli bir dönemde, tesadüfen moda olmuş belirli teorilerden alınması gibi bir eğilim, bilim tarihinin ilginç bir özelliğidir. Bu konularda ciddî boyutlarda düşünen bilim adamları, bir teorinin bir gerçek hakkında bir ifade değil de, yalnızca uygun bir tanım metodu olduğunu çok iyi bilmelerine rağmen, moda teorilerle uyuşmayan her görüşü bilimsel olmamakla yargılamakta diğerlerinden hiç de geri kalmazlar.

İnanıyorum ki bu garip düşünce tarzı büyük ölçüde bilim ile teknoloji arasındaki karmaşadan kaynaklanmaktadır. Somut olarak yerleşmiş olan şey, şu ya da bu endüstrinin çok geniş çapta işliyor olması gerçeğidir. Bilimsel teorinin bu tip başarılarla insanların düşündüklerinden çok daha az ilgisi vardır. Pratik bir başarının bilme yoluyla değil, ancak doğal bir olgunun işleyişinin bir çeşit his ya da duyu ile algılanmış olduğunu kabul etmektense teoriler üretmekte birbirini çiğneyip geçen bilim adamları manzarasına şahit olabiliriz. En büyük bilim adamlarının çoğu teoriye karşı sabırsız olmuşlardır: Deneylerini yaparken, bu doğal ameliyeyi hissetme ile direkt olarak yönlendirilmiş ve böylece de pratik uygulamaya aktarılabilen bir kural ya da düzen ortaya koymuşlardır. Faraday böyle bir örnekti, Pasteur bir başkası, Rutherford bir üçüncüsü. Yine de sade vatandaş bilimsel teorilere saygılı olmaya, onlara bir çeşit geçerlilik vermeye ve sonuçta bilgi ile teoriyi eşleştirmeye, sonuç olarak da teorilerin “bilimsel olarak ispatlanmış” ya da “ispatlanabilecekleri” inancını kutsamaya eğilimlidir.

Bütün bunlar felsefe ve bilim tarihi öğrencilerine aşikârdır. Bu kitap böyle öğrenciler için yazılıyor olsaydı hem onların zamanını, hem de kendi zamanımı, bu noktayı açıklamaya çalışarak boşa harcıyor olacaktım. Ne yazık ki işleri bunları bilmek olan kişiler pek nadir olarak, genel yanlış anlamayı silmenin ve bilime güvenenlere bilimsel metodun, uygulamasında onların sandıklarından çok daha kısıtlanmış olduğunu açıkça göstermenin, kendi görevleri olduğunun nadiren farkına varırlar.

Bu konuyu kapatmadan önce, hiçbir teknolojik başarı desteğinin olmadığı bir durumda bilimsel teorinin genel güvenilirsizliği örneğine müracaat etmek istiyorum. Bu, güneş sisteminin orijinidir. Çocuklara okulda güneş sisteminin, zamanla soğuyup sonunda katılaşarak güneşi doğuran, döne döne çok büyük bir akkor hâline gelmiş gaz kütlesi olduğu öğretilir. Dönme hareketi sonucu olarak da zamanla uyduların bir biçimde güneşten koparak oluştuğu söylenir. Diğer bir deyişle, güneş sisteminde gözlenen moment dağılımını açıklamakta yetersiz kaldığı kesin olarak gösterilmiş 170 yıllık Kant-Laplace teorisinin bir versiyonu öğretilmektedir.

Yine de güneşin ve gezegenlerin böylesine bir yolla meydana gelmiş olduğu fikri dedelerimizin Tevrat’ın Tekvin kısmına olan inançlarını destekleyen itikattan hiç de aşağı kalmaz bir biçimde, hemen hemen evrensel olarak kuvvetle benimsenmiştir. Güneş sisteminin orijini astronomlar arasında hassas bir konudur çünki her şeyden daha fazla bizim semavî olgular hakkındaki koyu cahilliğimizi gözler önüne serer. İcat edilen tüm teoriler, gözlenen olayları onların olmuş olabilecekleri yol hakkında önceden şekillenmiş düşünce bazında mümkünse açıklamak için plânlanmış olup spekülatif ve risklidir.

Kısa bir süre önce, güneş sisteminin orijinini tartışmak için, Londra’da bir konferans düzenlenmişti. Benzer bir sürü teoriler ileri sürüldü, bu teorilerden her biri diğerleriyle uyumsuz, o konuda incelemelerde bulunan belirli bir okula kuvvetle bağlıydı. Ne yazık ki bu teorilerin hiç birisi bilinen gerçekleri bile açıklayamaz. Garip kütle ve moment ilişkileri ile güneş sisteminin varlığı öylesine anlaşılmazdır ki bazı astronomlar, gezegen sistemimizin, evrende hemen hemen yegâne olması (hiç de öyle değil) gerektiği gibi garip bir sonuca varmıştı. Bu öyle bir fikirdi ki bir zamanlar, insanın, evrendeki tek yaşanabilen gezegenin tek rasyonel yaratığı oluşuna dair yanlış bir inanca yol açmıştı. Güneş sisteminin nasıl ortaya çıktığının cevabını vermekteki yetersizliğimiz, hiçbir bilinçli aracının işin içine karışmadığı varsayımına dayalı, bilimsel kâinatın yaratılışı teorileri kurmaya teşebbüs edenler için bir başarısızlık anlamındadır.

Şimdi bu bölümün ana konusuna geliyorum: İnsanın kendi deneyim ve entelektüel süreçlerine güvenmekten daha iyi gerçeği bilme araçları olmadığı varsayımına dayalı teorilerin doğuşu ve nihaî üstünlüğüne.

Bu, insan mantığına olan inancın ilâhî vahye olan inanca galibiyetidir. İnsanın kendisinden ve kendi mantığından daha iyi destek alabileceği hiçbir şeyi yoktur inancı, fark ettirmeden yapmak istediklerini başarabileceği şeklinde bir güven oluşturur; daha sonra da işler kötü gitmeye başlayınca da “en iyiyi ümit etme” hastalığına dönüşür. Dahası, olmamız gereken, olmadığımız ve kendi şuurlu çaba ve maksatlı ıstırap ile yaratmadıkça içimizde güvenebileceğimiz bir şey olmadığı doktrini ile uyuşmaz.

Gurdjieff’in öğretisi irrasyonel ya da antirasyonel değildir, yalnızca şunu ima eder: Gelişmemiş, saflaşmamış insan mantığı -özellikle de felâket modern eğitim olgusundan geçtikten sonra- bilgece bir yaşam düzenleme konusunda ümitsiz bir biçimde yetersizdir. Bu bölümün başlığı olan “Bilim ve Felsefe-Erdemsizlik Kaynağı”nı bunu aklımda tutarak koydum. Geçerli bir bilgi kaynağı olarak bilime olan inancın tehlikeli etkisini anlatabilmek için, şimdi, düşünce gelişiminde ilk Yunan filozofları zamanından bu yana üç kademeden bahsedeceğim. Bunlar, eşsiz biçimde önemli oldukları için değil, insanoğlunun düştüğü üç büyük hatayı gösterdikleri için seçtim.

Yunan felsefesi, düşüncemizde hep hâkim bir rol oynamıştır ve halen de oynamaya devam etmektedir. 2500 yıldır Yunan düşünürlerinden alman fikirleri süslemekten ve ince ince işlemekten başka pek bir şey yapmadık. Yunan felsefesinin doğuşuna geri dönecek değilim ama yalnızca teorileri bizim tüm bilimsel düşüncemizde iz bırakmış olan Aristo’dan bahsedeceğim.

Aristo uzun yıllar Hristiyan ve Müslümanlar içinde pek de mübalâğa edilmeyecek bir prestijin keyfini yaşadı. Onun teorilerinin, hemen her okuldan Hristiyan ve Müslüman düşünürler tarafından nasıl sorgulamasız kabul edildiğini anlamak için 1000 yıldan daha eskilere gitmemiz gerekir. Öyle zamanlar olmuştu ki o yüksek bir düzeye çıkartılmıştır ve tanrısal ilhamla dolu bir öğretmen olarak Hristiyan ilâhiyatçılar için bile onun otoritesi kilise rahiplerinin otoritesine eş tutulmuştu. Şimdi bile hemen hemen her düşüncesinin detayını geride bıraktığımız, kabul etmediğimiz şu zamanda onun temsil ettiği zihin yolu bizim düşünce tarzımıza o kadar temel teşkil etmektedir ki yana çekilip onun temellerini tenkit etmeye pek de muktedir değiliz.

Aristo’nun öğretilerinde kristalize olmuş akıl yolu sonraki tüm insan düşünceleri için özellikle bir felâket olmuştur. Bu, insan aklının, gerçeğin tabiatı hakkındaki önermelerin doğruluğu ya da yanlışlığı üzerine nihaî yargıları vermeye muktedir olduğu fikridir. Doğrudur; bu fikir Aristo ile değil, daha önceki Yunan filozofları ile doğmuştur ama bu kavramın içinde yüceleştirildiği, sonraki nesillerin belleklerinde bunu sabitleştiren, sözde Aristo mantığı idi. Bugün, tümdengelim mantığının katı sınırları tamamıyla bilinmesine rağmen, doğru olan her şeyin açıklanabilir ve insan beyninin kavrayabileceği ifadelerle tanımlanabilir olması gerektiği ön varsayımı değişmemiştir.

Skolastik felsefe bu aksiyomu (kabul edilmiş gerçeği) teolojik araştırmaya ithal etmiştir ve Orta Çağlar Tanrı’ya saygıyı, Onun varlığını mantık tartışması ile ispatlama teşebbüsü ile ortaya koyan garip görüntüye şahit oldu. Aristo doktrinlerinin kalıcılığı, bugünün, kabul edilebilmesi için her doktrinin öncelikle “bilimsel olarak ispatlanmış” olması talebinde görülebilir.

Bütün bu olayın acayipliği, yalnızca garip bir biçimde kısıtlı sayıda özel birtakım işlemlere muktedir bir âlet olan insan beyninin çalışması hakkında az çok fikri olan herkese aşikâr olmalıdır. Gayet kolayca görülebilir ki hemen hemen salt düşünen beyin de mevcut anlık farkında olmaya sunulmuş iki alternatif olasılıktan birinin doğruluğunu tasdik ya da reddederek çalışır. Ancak, kullanması çok basit olması gereken anlamlar taşıyan sembol ya da kelimelerle çalışabilir. Bir sembolün içsel içeriği onu kullanan kişinin yakın dönemdeki deneyim kapasitesini geçer geçmez sadece kişinin bir çeşit zihinsel boşlukta kullandığı bir işarete dönüşür.

Böyle bir âletin mümkün olan en yüksek realiteyi kavrama şekli olduğunu farz etmek çok çok tehlikeli ve olanaksız bir spekülâsyondur. İnsan zekâsının en büyük başarılarının birinden söz ederken, koca bir gerçeklik okyanusu önünde keşfedilmeyi bekleye dursun, kendisini kıyıdaki çakıl taşlarıyla oynayan bir çocuk olarak tanımlayan Newton’un haklı olması, sonsuz derecede çok daha muhtemeldir.

Batı felsefesinin ikinci büyük felâketi, çok daha sonra, 17. yy başında Descartes’la meydana geldi; onun dünya düşüncesine etkisi ne yazık ki fizik biliminin inanılmaz başarılar elde ettiği (öyle kabul ediliyor) bir döneme rastladı. Nasıl ki Aristo daha önceden insan beyninin üstünlüğü biçimindeki yanlış kavramı kristalize edip devamlılığını sağladıysa, Descartes da realitenin tabiatıyla ilgili eksik bir yanlış anlamayı kristalize edip kalıcı hâle getirdi. Bu yanlışlık, realitenin düşünce ve nesnelere, düşünen cevher ve genişletilmiş cevhere bölünmesi şeklindeydi. Bu ikilem, ki deney dünyası ile fiziksel olgular dünyasını karşılıklı kapalı bölümlere ayırır, insanların zihinlerinde insanın gerçek tabiatını anlama ihtimalini tahrip etmekte her şeyden fazla pay sahibidir.

Kısmen matematik keşiflerinden kaynaklanan büyük prestijinden, kısmen de kiliseye karşı olan hizmet tavrından dolayı Descartes’in kavramları, dinî düşüncenin içine işlese de temelde din dışıdır. Onların zararlı yapısı, Gurdjieff’in insanoğlunun şuurlu çaba ve maksatlı acı çekme ile kendi ruhunu yaratabileceği öğretisi üzerinde düşünürsek anlaşılabilir. Kartezyen düaliteye göre beden ve ruh karşılıklı etkin etkileşime muktedir olmamalıdır. Bu nedenle bedenin acıları ve çabalarının direkt olarak ruhun gelişmesine katkıda bulunabileceğini söylemek anlamsızdır. Bunun tam tersi olarak, içsel gelişme ile bir insanın tüm gücünü dış dünyada faaliyetlerde bulunmak üzere tamamıyla dönüştürebileceği kavramı da her katı düalist için aynı ölçüde anlamsızdır.

Tesadüfe bakınız ki Descartes’in kendisi, fizik biliminin tüm mekanik sistemlerde meydana gelen olguların düzenini yerleştirmede kayda değer başarılar elde ettiği bir dönemin başında yaşamış olan büyük bir fizik bilgini idi. Batı düşüncesinde ilk defa, yalnızca dünyasal fenomenlere değil, arzın ötesine de uzanan evrensel bir geçerliliğe sahip görünen bir kanun kabul edilmişti.
Doğu düşünüşünün başarıları o zamanlarda bilinmiyordu.

Örneğin çok daha yüce bir düşünürün, Buda’nm evrensel nedensellik ve evrensel entropi doktrinlerinde daha kritik öneme sahip evrensel kanunları ortaya koyduğu bilinmiyordu. Gerçekliğin yapısını yakmdan ilgilendiren çok daha belirleyici kanunların tarih öncesi Çin’de çıkarıldığı fark edilmemişti. Hepsinden öte, Asya’da insandaki güçleri geliştirme imkânlarıyla ilgili bir bilginin asırlardır var olduğu bilinmiyordu. Bu bilgiyle karşılaştırıldığında, mantıksal düşünce işlemleri çocuk oyuncağı gibi kalıyorlardı. Tüm bu bilgilerin bulunmadığı bir ortamda Descartes, Galile, Newton ve takipçileri çağlarının Batı dünyasını alabildiğine etkilediler. Bu etkileri, Aristo ve eski Yunan fizikçilerinin 1700 yıl kadar önce yaptıkları etkiye yakındı.

Doğal işlemlerin mekanistik açıklamalarının, amacı hesaba katan fikirlerden çok daha mantıklı ve tutarlı olduğu inancı, Kartezyen felsefesinin sonucu olarak bilimsel düşünceye gömülmüş tehlikeli eğilimlerden yalnızca biridir. İnsan tabiatını anlamak için daha da felâket sonuç insanoğlunun kendisini kendi düşünme olgusuyla özdeşleştirmekti. İnsanın her birinin normal olarak dengelenmiş bir varoluşa tam katkıda bulunması gereken üç ruhsallaşmış parçaya sahip olduğunu anlamak Yunan felsefesinin doğuşundan çok önce yerleşmişti. Bu en eski Upanişadlarda ve Ari ırkların erken edebiyatlarında bulunabilir. Gurdjieff ve onun takipçilerinin yönettiği psikolojik araştırmaya göre bu, Sümer ve Babil medeniyetlerinde ve kayıp Orta Asya medeniyetlerinde anlaşılmış ve pratik yaşamın temeli yapılmıştı.

Bu gelenek, Eflâtun ve takipçilerine dek ulaştı ve onlar tarafından bir ölçüde anlaşıldı. İlk Hristiyan rahipler tarafından yanlış anlaşılmasına ve bozulmasına rağmen onların ilk psikolojik öğretilerine girdi. Batıda sürdü ve Meister Eckhart’ta ve 17. yy’a kadar aktif olarak kalan değişik düşünce okullarında ifadesini buldu. Descartes’tan ölümcül bir darbe aldı. Onun zamanından beri düşünen zihin, insan tecrübesinin yegâne dayanağı olarak anlaşılmıştır. Hissetme ve duyusal algı; ya düşünen beynin yardımcı aktiviteleri olarak ya da sadece bedende meydana gelen fiziksel oluşumlar olarak ele alınmıştır. Bu iki kavram arasındaki karmaşa Descartes’ın tutkuları ele alışında görülebilir. Bu deney gerçeklerinin bozulmasına isyan edenler -örneğin İngiliz filozof psikolog John Locke- yanlış anlaşılmış ve yanlış yorumlanmışlardı.

Ancak 19. yy sonlarında psikoloji yeni baştan, düşünen beyinde meydana gelmedikleri hâlde insan davranışı üzerinde büyük etkisi olan olguların varlığını kabul etti. Yine de Kartezyen düşüncenin etkisi kuvvetli olmayı sürdürdü, öyle ki zihinsel olmayan olguların tanınmasını gerektiren veriler, yorumlanmaları gerektiği gibi, yani “insan psişesini üç ruhsallaşmış ya da potansiyel olarak şuurlu bölümleri şeklinde” anlaşılmadılar.

( Ne İçin Yaşıyoruz – J.G.Bennett )

Facebookta paylaş

Belki bunlarda ilginizi çekebilir:

  1. BİLİM NEDİR? BİLİM TARİHİ, BİLİMİN KÖKENİ,GELİŞİMİ GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE BİLİM HAKKINDA BİLGİ
  2. Beşinci Boyut, Bilim ve Din Arasında Bir Köprü, Realite Bilgisinin Şekilleri (Postmodern Bir Perspektif Parapsikoloji ve Felsefe kitabından)
  3. İnsan Düşünen Hayvan Ya da Mantıklı Varlık ( Ne İçin Yaşıyoruz kitabından – J.G.Bennett )
  4. Eğitim – İnsanlar Ruhlarından Nasıl Yoksun Bırakılırlar? ( Ne İçin Yaşıyoruz kitabından – J.G.Bennett )
  5. Balkan Harbi ve Yunanistan’ın Ege Adaları’ndan Bazılarını İşgal Etmesi
  6. Felsefe Nedir?
  7. Spiritüalizm Bilim midir? W. Kingsley
  8. FELSEFE NEDİR? FİLOZOF NEDİR? FELSEFE TARİHİ HAKKINDA BİLGİ
  9. BİLİM FELSEFESİ