Eğitim – İnsanlar Ruhlarından Nasıl Yoksun Bırakılırlar? ( Ne İçin Yaşıyoruz kitabından – J.G.Bennett )

Eğitim – İnsanlar Ruhlarından Nasıl
Yoksun Bırakılırlar?
J.G.Bennett

Çağdaş medeniyetimizde -adına öyle deniyor- insanlar politik propagandaya ya da reklâm ajanslarının etkilerine maruz kalmaktadırlar…

Hür bireyler diye bir şey yoktur; her yerde insanların yaşamları, hiçbir biçimde karşı koyamadıkları bir dizi klişeleşmiş haricî uyarıcılar tarafından kararlaştırılmakta ve yönetilmektedir. Bütün bunların direkt nedeni bizim eğitim dediğimiz şeydir. Bu eğitim olgusuyla mükemmel bir biçimde mekanik bir var olmaya adapte olmuş, kadın ve erkekler yaratılmaktadır.

Bir insan, olabileceğini olmadığını gerçekten anlarsa “olmak” için bir istek görünmeye başlar. Olma ihtiyacı ya da açlığı duygusunu; kendi boşluğunu hiç hissetmemiş, kendi kendisinin efendisi olduğuna güvenen, kendi davranışlarını kendi “iradesi” ile kontrol edebildiğine inanan bir kimseye anlatmak kolay değildir. Bizi hür bireyler olduğumuza inanmaya götüren etkenler o kadar kuvvetlidir ki, ancak büyük zorluklarla mekanikliğimizin boyutunu kavrayabiliriz. Bunun için belli bir objektif kendini gözlem ve kendisiyle samimiyet kapasitesi elde etmek gereklidir. Bu kapasiteyle gerçek ile hayalî amaçlar arasında ayrım yapabilme gücü gelir.

Kendi ümitsizliğini ve köleliğini hissetmeye başlayan bir kimse için ilk gerçek amaç, içinde güvenilir, özgür ve bağımsız kararları almaya ve onları uygulamaya muktedir bir şey yaratmak olmalıdır. Ancak kişi gayret göstermeksizin bunlara zaten sahip olduğu hülyası altında kaldığı sürece gerçek ve hayalî amaçlar arasındaki fark ortaya çıkmaz. Kendini, olma isteminin içinde hissetmeyen kişinin istekleri dışa, değişik nedenlerle ona hitap eden amaçlara ulaşılması yönünde olur. Ortaya çıkan haricî aktivite ile dikkati kendi iç boşluğundan uzaklaşır ve insan, varoluşu için çok değerli olan her şeyi kaçırdığından hiç şüphelenmeksizin yaşamaya muktedir olur.

Çalışmalarının başarı ya da başarısızlığı olarak adlandırdığı şeyler aynı biçimde onu ipnotize ederler. Birini ya da öbürünü kendi akıllılığına veya aptallığına, enerjikliğine veya tembelliğine, amacının güçlü ya da zayıflığına ve diğer insanları iyi ya da kötü niyetli davranışlarına göre nitelendirir. Diğer bir deyişle deneyimini, niyet ve onların uygulanması açısından açıklar. Çeşitli haricî ve sayısız faktörleri gördüğü doğrudur ve hatta iyi ya da kör talih gibi şeylere bile inanabilir. Onun göremediği şey, tüm insan münasebetleri olgusunun büyük bir kukla gösterisi olduğudur ki, bu gösteride aktörlerin hiç biri hareketlerini üreten iplerden bağımsız değildir ve bunun ötesinde hiçbir bağımsız gösteri yapabilecek aktör yoktur. Ancak sebep-sonucun koordinesiz çizgilerinin tesadüfi birleşimleri vardır.

Kitabın “Ruhun İnsana Faydası Ne?” adlı bölümünde ortaya çıkan “Eğer bizler kukla isek neden ipleri hissetmiyoruz? ” açık sorusuna Gurdjieff’in verdiği cevabın kısa bir özetini sunuyorum. Burada, olabileceği şeyi olmadığını fark eden ve sonuçta olma isteği başlangıcını hisseden kişinin durumu ile başlamalıyım. O zaman kendine “Olma’yı nasıl başarabilirim? Bunu mümkün kılacak şartlar nelerdir?” sorularını sorarsa ve en azından ona dış güçlerce empoze edilmemiş bir karar alma ve davranma gücünü ima ettiğini anlayacaktır. Kendine karşı objektif bir tavrı sürdürmeye muktedir olmalıdır.

Dış güçler tarafından ya da kendi boşluğu ve kendine^önem verme güdüleri ile değil, kendi hür kararı ile gayret gösterme gücüne sahip olmalıdır. Bilinmeyenden korkmamalıdır çünki “olma” yolundaki seyahati kaçınılmaz olarak onu kendisi ve içinde yaşadığı dünya hakkında anladığını düşündüğü her türlü şeyi tamamen bozacak olmadık durumlara götürecektir. Son olarak, acılardan kaçmamalı, onlara kendi olması karşılığında ödeyebileceği bir bedel olarak bakmalıdır.

Eğer tüm bunlar olma yolunda bir başlangıç yapma için bir şart ise kişi pekâlâ ümitsizliğe kapılıp “o zaman kim kurtarılacak” diye tekrarlayabilir.

Bu durumu tarafsız olarak düşündüğümüzde şunu görmeden edemeyiz: Olma ihtimali hazırlığımıza bağlıdır. Baron Münchhausen’in şüpheli istisnası dışında, nasıl ki insan kendi saçından çekip, kendini tutup çıkaramazsa kişinin kendisini etkileyip etkileyemeyeceği de hazırlığına bağlıdır. Bu hazırlanma ancak yaşam ötesi olası deneyimleri belirleyen çağrışım stoklarının, büyüyen çocuğun genç, alıcı beyin sistemine yerleştirildiği gelişim yıllarında olabilir.

Bu nedenle, her neslin bir sonrakine borçlu olduğu bir zorunluluk vardır. Bu, çocuklarını objektif yargılamaya ve her gerçek şeyin bir bedeli olduğunu ve şuurlu çalışmanın ve maksatlı acı çekmenin bu ödemenin yapılabileceği tek araç olduğunu anlamaya muktedir, sorumlu varlıklar olmak üzere hazırlamaktır. Bu tarz bir anlayış kendiliğinden ortaya çıkmaz. Örneklerle güçlendirilerek öğretilmesi gerekir.

Çocuk çaresiz ve bağımlıdır; bu iş annesi, babası ve öğretmenleri tarafından dürüstlükle yapılmadıkça, eğer kaderini ona yakışır bir biçimde gerçekleştirecekse, gerekli olan tek şeyde kusurlu olarak yetişkinlik çağma gelecektir.

Kabul edilmelidir ki bir çocuğun yetiştirilmesi bu temel gereksinimler açısından ciddî biçimde kusurlu ise, hiç de kendi hatası olmaksızın, o çocuk olabileceğini olmak fırsatından yoksun kalacaktır: Doğal mizaç ve diğer kalıtımsal faktörler açısından pekâlâ gerçek var olmayı elde etmeye muktedir ama kusurlu yetiştiriliş ve kötü örnekler sonucu ne onun için neyin gerekli olduğunu anlamaya ne de kendi üzerinde çalışma kararını verip uygulamaya muktedir olamayan bir varlığın trajik durumunu tanımlamak zordur. Bunu az da olsa anlamaya başlayan hiç kimse, bir sonraki kuşağın sorumlu bir yaşa hazırlanmasının ulvî bir zorunluluk olduğunu ve her normal insanın amaçlarından birini teşkil etmesi gerektiğini fark etmeden edemez.

Eğitimin amacı, insan kaderinin varlığın değişimini içerdiğini henüz düşünmeye başlamamış bireyler tarafından bile, genel kabul göreceğine inandığım kavramlarla formüle edilebilir. Örneğin şöyle yazabiliriz: “Eğitimin amacı kendine ve içinde yaşadığı dünyaya karşı yükümlülüğünü anlayan, bu yükümlülüğünü yerine getirme gerekliliğini hisseden ve bunun için gerekli fedakârlık ve gayretleri göstermeye muktedir bağımsız bir varlık ortaya çıkarmaktır.”

Şimdi yükümlülüklerini anlayıp yerine getirmeye muktedir yeni bir nesli var etmek için çağdaş insanlık, gerçekte ne yapmaktadır? Çocuklar çoğu zaman isteksizce bazen de tesadüfi olarak, ortaya çıkardıkları olağanüstü olayı anlamaya bile çalışmayan insanlar tarafından tasarlanırlar. Çocuklar doğduklarında, neredeyse doğuştan boşluk, bencillik, kendine fazla önem verme, güvensizlik, hilekârlık, kolaylıkla etki altında kalma, başkalarına bağımlılık ve varlıklarının tam kökünde ve merkezinde bulunan kendini beğenme gibi özellikleri onlarda kaçınılmaz olarak yaratacak olan etkilere maruz bırakılırlar.

İnsan anne babayı kendi çocuklarıyla birlikte izlediği zaman neredeyse bu sonuçları meydana getirmenin onların tasarlanmış plânları olduğuna inanma eğilimine girer. Ebeveynler bir övgü ve yüze gülme, baskı ve azar karışımıyla yol alırlar. Kendi kararsız davranışlarıyla çocukta, paralellik gösteren alışkanlık hâlini almış kararsızlık tepkileri yaratırlar. Daima dış eylem ve gözle görünür tezahürlere ilişkin olarak övgü ve suçlamalarla, çocukta, kendi iç deneyiminde devam eden şeyin doğal önem duygusunu imha ederler. Çocuğu her türlü gülünçlükle doldurmanın dışında iç yaşamı ihmal ederek, önemli olanın bizim ne olduğumuz değil de ne olarak göründüğümüz olduğu inancını yerleştirmek için mümkün olan her şeyi yaparlar.

Çocuklar hemen hemen doğuştan üzerlerine yüklenmek için getirilen etkilerle, onların değerlerine karar verenin ancak başkaları tarafından görülen dış görünümlerinin olduğunu hissetmeye ve düşünmeye zorlanırlar. Başkaları tarafından görülmeyen faaliyet, -ya onları iç deneyimlerinde devam ediyor olmasından ya da başkalarının görüş sahalarının dışında sürüyor olmasından dolayı- kendini tatmin veya utanma için önemli olmaktan çıkar. Bu olgu, çocuklar anne babaları veya bakıcıları ile temasta kaldıkları sürece yoğun bir biçimde devam eder. Bazı durumlarda övgü ve en küçük jestlere bile yöneltilen hak edilmemiş pohpohlama ve övgü vardır. Diğerlerinde tepki, bazı yapay davranış biçimlerine uygun düşmeyen bazı dışavurumların katı biçimde bastırılması şeklindedir. Hatta bazen ilk etki bir ebeveyn, ikincisi diğer ebeveyn tarafından getirilir.

Boşluk ile hilekârlık, bencillik ile güvensizlik ve ortalama kadın ve erkeğin ruhunda bulunan tüm diğer öğeler arasındaki dengeyi değiştirmenin ötesinde, sonuçlarda temel bir farklılık yoktur, çünki şu açıkça anlaşılmalıdır ki çocuklukta yapılan şeylerin etkileri tüm yaşam boyunca ortaya çıkmaktadır. Çocuk daha konuşmaya bile başlamadan atılan, ekilen boşluk tohumları yaşamını bozacak ve kendini yaratma şansını mahvedecek bir ürün ortaya çıkarabilir.

Çocuk sonra bir çeşit topluluğa girer -bir okul ya da diğer çocuklar topluluğu- ve yeni faktörler oyuna katılır.

Şimdi yüklenmek için getirilen en güçlü etken, başkalarının fikrine köle gibi itaat ya da ondan korkmaktır. İçinde diğer çocuklar topluluğunun bulunduğu bir yaşama girer girmez çocuk, “genel fikir” denilen şeyin kölesi olmaya başlar. Bu mahkûmiyet onu gittikçe daha çok içine alır ve yaşamının geri kalan kısmında hareketlerini kontrol eden en kuvvetli faktörlerden biri olur. Hareketlerinin, onların farkına varacak olan başkalarının fikirleri üzerindeki etkilerini düşündüklerinde şu ya da bu şekilde etkilenmeksizin herhangi bir şey yapamazlar.

Tüm yaşamı iki parçaya bölünmeye başlar. Biri, başkaları tarafından görülen dış görünümleri içerir. Bu bağım­lılık ister itaat, ister isyan şeklinde olsun; ister memnun etmeye, ister şok etmeye yönelik olsun hiç fark etmez. Hepsi aynıdır, çünki her iki durumda da içsel bağımsızlık ve içsel özgür karar verme olanağı bastırılmıştır. Diğer parça onun görünmeyen yaşamının parçasıdır ki, bu yaşamda o -zihnî, duygusal ve fiziksel- her türlü tehlikeli alışkanlığın onda gelişmesine ve kendisi için zararlı sonuçlarını fark etme veya utanma duygusunun çok az ya da hiç olmaksızın kristalize olmasına izin verir.

Hemen her eğitim sisteminde mevcut olan ikinci çeşit bir etken, içsel karar yoluyla değil de yarış ve ödül yoluyla çabaya, gayrete olan uyarıcıdır. Sadece gerekli şeylerde -öğrenilmek zorunda olan ve bu uyaranın çabalarda kullanılması için birtakım bahanelerin olabileceği yerlerde- değil, ayrıca tamamen yapay aktivitelerde (spor ve oyun gibi veya hiçbir faydalı amaca hizmet etmeyen diğer sosyal süslemeler gibi) iyi olmak, çocuk için kendi içinde önemli bir şey olur ve zihninde tam varoluşun amacı ile özdeşleştirilir. Çocuğa, başkaları üzerinde özellikle görünebilen ve bazı haricî kalıplaşmış ölçütlerle değerlendirilen türde bir üstünlük kurmasının önemli olduğu öğretilir. Sonuçları tüm yaşamı boyunca kalır ve insanlarda hırs, övgü için istek ve başkalarına tahakküm etme ve önemli olma dürtüsü gibi -ki bütün bunlar normal insan ilişkilerini oluşturmak-da en zararlı etkiyi ifa ederler- insanlarda anormal ve garip durumların ortaya çıkmasına neden olurlar.

Böylece görünümün önemini artırmak ve gerçeğin önemini azaltmak için her şey yapılır. Bundan dolayı kendine doğru, objektif olarak tatmin edilmiş bir tavra sahip olmak, içsel olarak neden gereklidir? Samimî, gerçek tarafsız kendini kabul, ancak lâftadır. Diğer insanların iyi ya da kötü yargılamalarına müracaat etmeksizin içsel olarak yapılan, kişinin kendi hakkındaki kendi tarafsız yargısının kişinin kendi hareketlerinin temeli olması gerektiği anlayışını çocuklarda geliştirmek için hiçbir etkili adım atılmamıştır. Bu bazen teorik olarak tartışılsa da, hiçbir eğitim formuna etkin bir biçimde girmez.

Erken çocukluktan yüklenmek üzere getirilen ve çocuğun yetişkin yaşamına hazırlandığı kritik dönem boyunca da hep devam eden yapay ve zararlı etkenler yalnızca bunlar değildir. Bir başka böylesine bir etken -ve şu bizim modern, uygar denilen ülkelerin çoğuna ve özellikle de İngilizce konuşulanlara mahsus- cinsiyete karşı takınılan çok garip bir tavırdır. Yetişkinler bir biçimde, yalnızca insan seks fonksiyonlarının fizyolojisi hakkında değil, aynı zamanda seksin insan yaşamında oynadığı ya da oynaması gerektiği rol hakkında da çok gerekli şeyleri çocuklara açıklamayı, arzu edilmez ve utanç verici bulurlar..

Çocukların utanma ile değil de anlayarak yaklaşmalarının çok önemli olduğu şeylerden birinin, duyulan bu garip utanma nedeniyle bir dizi gayet nahoş sonuçları ortaya çıkar. Bunlardan biri, seksüel aktivitelerle ilgili ve ona bağlı olarak da mastürbasyon ve çocuksu seksüel ilişkiler gibi, tüm yetişkin yaşamı boyunca kötü, katı sonuçlar doğuran çok zararlı alışkanlıkların gelişmesinin her türlü şekliyle gizlenmeğidir. Bir ikincisi, sekse ilişkin saklanma ve diğer insanların tavırlarına ait korkusunun ortak sonucudur. Bu çoğu kez evlilikte genç erkek ve kadını normal cinsel ilişkiye girmekten alıkoyar ki, sonuçta cinsel varlıkların normal varoluşu için gerekli olan ortak tamamlama olgusunun faydalarından mahrum kalırlar. Nihayette hür, bağımsız bir kişiliğin şekillenmesi için, özellikle zararlı olan cinsel hareketin kendisine ait heyecansal ve zihinsel bir takıntı ortaya çıkar.

Eğitimin zahirî amacını şekillendiren fiilî öğretime gelince; öğretilen dersler ve kullanılan metotlar yetişkin yaşamının ihtiyaçlarım hiç de anlamaksızın alınmaktadır. Bu yolla insanın doğasının ne olduğu ve ne olabileceği hak­kında hiçbir şey öğretilemez. Bir insanın kendisine ve diğer insanlara karşı olan sorumlulukları ile ilgili önemli hiç bir şey verilmez. Yalnızca tesadüfi olarak ve sonra bencil rekabetler temelinde insanın kendi bedeniyle ilgili amaç gücünü, yorgunluk ve acıya dayanma gücünü geliştirmek ve kişinin bedensel fonksiyonlarından ancak basit ve doğal bir biçimde yararlanmak için bir şeyler yapılmaktadır.

Duygusal yaşam ihtiyaçlarına gelince, burada cehaletten daha kötü bir şey hüküm sürmektedir. Ancak, bir şey duygusal fonksiyonların doğru gelişmesi ile şekillenmişse tarafsız yargı mümkündür. Bu çok ciddî bir meseledir çünki şimdi pek yaygın olarak mevcut olan yazma ve diğer aktarım metotları vasıtasıyla kafa bilgisi elde etmek becerisi, eşit seviyede bir eleştirel yargılama gücü gelişmesi ile dengelenmedikçe pozitif bir tehlikedir.

Öğretilen şeyler sıkça garip ve hatta gülünecek türdendir ve kız ya da erkek çocuğun yaşamında geçireceği şeylerle hiç alâkası yoktur. Yakın bir zamanda, bir çocuğun ödevi hakkında sorduğumda, tarih dersi olarak İngiliz İç Savaşı’ndaki tüm savaşların tarihlerini öğrenmekte olduğu söylenildi. Onun için öğrenmesi gerekli olan o kadar çok şey varken, genç bir insanın hayatının o döneminde daha faydasız bir aktivite düşünülebilir mi? Önemlerine ya da açıklamalarına hiç aldırmaksızın “gerçekleri” ezberlemenin gülünçlüğü bir yana, -çok ciddî nihaî sonuçları olan bir yolla öğretilen- sözde bir sürü entelektüel bilimler vardır; yani bunlar herhangi bir somut gerçeği yansıtmadan öğretilirler.

Sonuç ise şudur: Düşünce mekanizmasının içine kelimelerle, onların temsil ettiği anlamları birbirinden ayırt edememe beceriksizliği girer. Bu tarzda eğitilen çocuklar, ilerideki yaşamlarında normal somut düşünme olasılığından mahrum bırakılırlar ve ancak kelimelerle oynamaya muktedir olduklarından herhangi bir gerçeğe dayanıp dayanmadığını bile sormaksızın hemen kabul ettikleri sloganların savunmasız mahkûmları durumuna düşerler.

Çocuklarda, yalnızca sözcüklerin sesiyle tatmin olmayıp, anlamlarım anlama isteğini uyandırmak, olsa olsa yalnızca baştan savma teşebbüslerde bulunur. Ancak çocuğun kendi kişisel olguları için, bir çeşit anlamı var olmak zorunda olduğundan, herkes onun işittiği sözcüklere o an ortaya çıkan belirli sübjektif anlama, ya da bir çeşit propaganda ile onda uyandırılan anlama katkıda bulunur.

Bir bilim dalını, düşüncedeki bu gerçek dişiliğin gelişmesine katkıda bulunan matematiği ele alalım.

Özel bir tarihî nedenden dolayı matematik, eski Yunan zamanlarından beri yüksek prestij sahibi olmanın zevkini yaşamıştır. Bu ders içerdiği soyut işlemleri anlama ve onları etkili bir biçimde kullanma becerisi -ki bu oldukça nadir bulunur- hiç kale alınmadan öğretilir. Ancak çocuklardaki taklit yeteneğinin çok güçlü olmasından ve ezber kabiliyetlerinden kaynaklanan, aldatıcı bir entelektüel algılama görüntüsü ortaya çıkabilir. Bunun ötesinde birçok matematik işleminin yalnızca motor refleksler gerektirdiği ve anlamlarının gerçekten kavranmadan yapılabileceği pek de gizlenmez. Böylece kız ve erkek çocuklar, aşikâr bir biçimde, içerdiği her ne olgu varsa, ya da soyut düşüncenin doğasını hiç de anlamaksızın matematik konusunda yeterli olabilirler. Bu anlamsız aktiviteye karşı gelenler gayet basit bir biçimde “matematikte zayıf” olarak tanımlanırlar.

Hemen her ülkede ve okulda yabancı dil öğretilerine tanık olmak, yabancı bir ırkın düşünce olgularını kavramanın özgür kılma etkisinin farkına varan kişi için ıstırap verici bir deneyimdir. Neredeyse tüm Avrupa halkları arasında yabancı dil öğretimi aynı Avrupa grubunun çok yakın benzer dillerine hasredilmiştir; dolayısıyla çocuklar alışık oldukları dil formu tarafından, bazı önemli deneyim çeşitlerine ifadeler getirme ihtimali üzerine empoze edilen özel kısıtlamaların pek de farkına varmaksızın yetişirler.

Örneğin Sami dilleri, her biri üç harften ibaret kelime kökünün temel öneminin değişmezliğinden dolayı, Avrupa dillerinden çok daha güçlü kelimelerin anlamlarına dikkati toplama gücüne sahiptirler. Arapların sözcüklerin anlamları hakkında bitmez tükenmez gibi görünen tartışmalarına katılabilmek, Avrupalıların mukayese yoluyla ne söylediklerinin önemi ile ne kadar az ilgilendiklerini anlamak demektir. Orta Asya’nın eklemeli, bitişken dilleri, (Çince bilmememe rağmen inanıyorum ki o da) bir hareketin içerdiği şuurlu niyetin dereceleri hakkında ince fark tonlarını anlatmak için müstesna bir güce sahiptirler.

Şimdi şu bir temel prensiptir ki, her hareketin değeri hareketin içerdiği ve onu yaptıran şuurlu niyetin derecesiyle doğru orantılıdır ve bundan dolayı belki de, Orta Asya’nın binlerce yıldır, insanın gerçek tabiatının en iyi anlaşıldığı dünyanın o bölümünün bir parçası olması bir kaza, bir tesadüf değildir. Sami ve Turan dillerine Avrupai bir yaklaşım karakteristik bir biçimde gülünçtür. Herhangi bir nedenden dolayı Doğu ülkelerinde çalışmak zorunda olan insanlara bu diller öğretildiğinde gerçek yapılarını örten uydurma bir Hint-Avrupa gramer formu kabul ettirilir ve bu dillerin gerçek güçlerinin ne olduğu hakkında hiçbir fikre sahip olunmaksızın gayet yapay bir tarzda öğretilir.Ancak pek nadir hâllerde, bu ırklarla yakın kontakt yoluyla Avrupalılar, bu dillerde yüceltilen şüphe götürmez pratik zekâ hazinesine sahip olurlar.

Lyons Corner House, Tac Mahal’den ne kadar uzaksa görünen dil öğretimi de onlardan o kadar uzaktır. Çocukların büyük çoğunluğu yalnızca bir yabancı dilde bile düşünme becerisinden yoksun olarak büyümekle kalmazlar, aynı zamanda kendilerini en basit günlük yaşantılarında anlatabilmek kabiliyetini elde etmek için yıllarını harcarlar. Onların bu yabancı edebiyatla tanışıklıkları hiçbir zaman bir başka ırkın karakteristik düşüncesinin ifade edildiği eserlere kadar uzanmaz ve hatta onları, daha ileri düzey sınavları diye isimlendirilen sınavları geçmelerini mümkün kılacak kadar ileri götürüldüğünde, bunu anlamaya teşebbüs etmedikleri pasajları ve çeşitli yazarlarla onların okulları arasında olduğu var sayılan ilişkileri, iç yaşamları ve tarihleri hakkında bir sürü gereksiz veri yığınını hemen ne­redeyse harikulade bir biçimde ezberleyerek başarırlar.

Okul eğitiminin tüm değişik alanları boyunca tek bir ortak tehdit dolaşır; somut anlamların ihmali ve yalnızca kelimelerle âdeta hokkabazlık yapabilme becerisine dayanma. Sözlü ve yazılı sınavlar aracılığıyla, kimsenin herhangi bir içsel anlayışla ilişkilendirmeye teşebbüs etmediği bir çabanın sonuçlarının değerlendirilmesi ile bu durum çok güçlü bir biçimde teşvik edilmektedir. Bunun trajik bir etkisi tüm dünyada sözel telkine karşı tamamen korumasız milyonlarca insanın ortaya çıkmasıdır.

Eğitim denilen olgu ile hür bağımsız var olmaya gücü yetmeyen ancak hayatlarının neredeyse tüm aktivitesinde dış desteğe giderek daha bağımlı kadın ve erkekler meydana getirmekteyiz.

Bu, aynı şekilde, yaşamlarını kazanmak için üstlenmek zorunda oldukları iş ve kendilerini kullanma beceriksizliği ile onlara yüklenen boş zamanlarının kullanımına da uyar. İster bankada memur, ister fabrikada işçi olsunlar her bağımsız kararın gerekirliğinden, olabilecekleri kadar uzak olabilmek için tamamen mekanize bir yaşama güvenirler. İşleri durduğunda yalnızca yeniden yaratmanın bütünü için başka bir şeye yaslanma durumuna geçerler.

Klişeleşmiş haricî uyarıcılara -sinema, futbol oyunları ya da her ne olursa- ilişkin olarak pasif kalırlar ya da spor toto ve benzerleri için form doldurarak saatlerini harcama gibi en harika mekanik aktivite şekillerine kapılıp giderler ki, bu, form doldurmanın çok berbat bir iş olarak kabul edilebileceği bir dönemde olabilir.

İnsanlar giderek artan bir şekilde devlete ve yönetilmeye bağımlı olmakta ve yaşamlarının kendileri için düzenlenmesini istemektedirler. Günümüzün bir başka merak uyandıran fenomeni, bu düzenlenme her nerede devlet tarafından yapılmıyorsa bunun reklâm ajansları tarafından yükleniliyor olmasıdır. ABD’de insanın yaşamının hemen tümü reklâmlarla düzenlenmekte ve kontrol edilmektedir. Kadının ve erkeğin sabah uyandıkları andan gece yatağa girinceye kadar yapacakları her şey için gerçekten onlar adına karar verilmektedir. Bu karar çok basit bir olgu, yani telkin ile olmaktadır, çok sade bir dille tekrarlanan, bir şeyin onları iyi, mutlu yapacağı, hatta bugünlerde o şeyin Amerikan yaşam tarzını destekleyici olduğu şeklindeki ifadelerle olmaktadır.

Sonuç karşısında hep haklı çıkan bir inançla reklâmcılar, tüm bunlarda tekrarlanan önerilere herhangi bir kişisel karşı koyma güç ya da inisiyatifinin olmayışına güvenirler.

Dünyasal telkin, insanları, politik propaganda karşısında korumasız hâle getirmiştir. Kitlesel telkin silâhı ile küçük grupların hemen hemen sonsuz güç kullanabildiği Hindistan ve Rusya gibi ülkelerin insanları arasında küçük bir doz “eğitim”in sonucu olarak bunun nasıl işlediğini görmek özellikle acı vericidir. Çağdaş medeniyetimizde -adına öyle deniyor- insanlar politik propagandaya ya da reklâm ajanslarının etkilerine maruz kalmaktadırlar; ister “hür” ülkeler diye adlandırılanlarda olsunlar ister “diktatörlükle adlandırılanlarda olsunlar durum tamamen aynıdır.

Hür bireyler diye bir şey yoktur; her yerde insanların yaşamları hiçbir biçimde karşı koyamadıkları bir dizi klişeleşmiş haricî uyarıcılar tarafından kararlaştırılmaktadır ve yönetilmektedir. Bütün bunların direkt nedeni, bizim sözde eğitim sistemimizdir. Bu eğitim olgusuyla mükemmel bir biçimde mekanize olmuş bir var olmaya adapte olmuş kadın ve erkekler yaratılmaktadır. Büyük çoğunluktaki insanların bu eğitim sürecinde elde ettiği hemen hemen tek etkin başarı, okuma kabiliyetidir ki bu beceri, etki altında çokça kalabilen yapıdaki ve bağımsız, eleştirel yargı gücünü kendinde geliştirmemiş her insan için olabilecek en büyük şanssızlıktır.

Bunun ötesinde eğitim, insanları gerçekle ilişkiye geçmekten ayrı kılmaya her hangi bir başka şeyden çok daha fazla hizmet eden bir olguyu mümkün kılmaktadır.

( Ne İçin Yaşıyoruz – J.G.Bennett )

Facebookta paylaş

Belki bunlarda ilginizi çekebilir:

  1. Balkan Harbi ve Yunanistan’ın Ege Adaları’ndan Bazılarını İşgal Etmesi
  2. İnsan Düşünen Hayvan Ya da Mantıklı Varlık ( Ne İçin Yaşıyoruz kitabından – J.G.Bennett )
  3. Yol savaşçıları için hava boşluğu (OSHO YOĞUN TEMPOLU İNSANLAR İÇİN MEDİTASYON KİTABINDAN)
  4. Düğümleri çözmek, içte sükunete kavuşmak için aktif meditasyonlar (OSHO YOĞUN TEMPOLU İNSANLAR İÇİN MEDİTASYON KİTABINDAN)
  5. Seçim yapma! (OSHO YOĞUN TEMPOLU İNSANLAR İÇİN MEDİTASYON KİTABINDAN)
  6. Huzursuzluğu serbest bırak (OSHO YOĞUN TEMPOLU İNSANLAR İÇİN MEDİTASYON KİTABINDAN)
  7. maneviyatı aydınlatmak (OSHO YOĞUN TEMPOLU İNSANLAR İÇİN MEDİTASYON KİTABINDAN)
  8. Evet demek (OSHO YOĞUN TEMPOLU İNSANLAR İÇİN MEDİTASYON KİTABINDAN)
  9. merkezden ilişki kurmak (OSHO YOĞUN TEMPOLU İNSANLAR İÇİN MEDİTASYON KİTABINDAN)