İnsan Düşünen Hayvan Ya da Mantıklı Varlık ( Ne İçin Yaşıyoruz kitabından – J.G.Bennett )

İnsan Düşünen Hayvan Ya da
Mantıklı Varlık
J.G.Bennett

Şimdi, diğer varlıkların mevcudiyetini imhanın gerekli, doğru, hatta ulvî bir görev olduğu güçlü kanaati tam da anlamaya çalışmamız gereken psikoz hâlidir. Savaşların kötü emellerden doğmadığının şüphe götürmez gerçeğini kabul ettiğimizde, onların, her günkü yaşamlarımızın alelade başarısızlıklarından daha derinlere giden garip evrensel bir ümitsizlik ima ettiğini anlamaya zorlanırız.

Bilgi ve bilgelik, insanın yaşamındaki önemleri açısından, sık sık tezattırlar. Ayrım yanlış yönlendirici olabilir ama insanın durumunun anlaşılabilmesi için bir başlangıç noktası olarak hizmet edebilir. Bazı hedefler vardır ve bilgi ile elde edilebilirler; diğerleri bilgelik gerektirir, insanoğlu ilkinde harika bir biçimde başarılı, ikincisinde daha da dikkat çekici biçimde başarısız olmuştur.

Ne yazık ki insanın refahı ikinci türdeki hedeflerin elde edilmesine dayalıdır. Bir insanın kendisiyle barışta olup olamayacağına, yakın çevresiyle uyum içinde yaşayıp yaşayamayacağına, çocuklarını yaşamdaki görevlerine doğru biçimde hazırlanmış olarak hayata gönderip gönderemeyeceğine ve aralıksız olarak onu eyleme iteleyen çok sayıdaki dış etkenleri birbirinden ayırt edip doğru yargılayıp yargılayamayacağına karar verdiren şey bilgi değil, bilgeliktir. Tüm organize olmuş insan aktivitelerinin, özellikle de insanın varoluşunun doğru sıralanışı, insan grupları arasındaki uyumlu ilişkilerin kurulabilmesi ve savaşların önlenmesi gibi yüksek amaçlara yönelen aktivitelerin başarı ya da başarısızlığına karar verdiren bilgi değil, bilgeliktir.

Tüm bunların tarih kayıtları tekrarlanan başarısızlıkların kayıtlarıdır; bugün, biz çevremizde hep başarısızlıklarla karşılaşırız. Bunun ötesinde ne kadar büyük çapta bir hareket varsa başarısızlık ihtimali o kadar büyüktür. Çok az olmakla birlikte kendi içlerinde oldukça hür, komşularıyla da uyum içinde mutlu yaşantıları olan bireyler vardır. Hatta daha da seyrek olmakla birlikte, içlerinde gerçek bir uyumun hâkim olduğu, ortak aile deneyimi yılları boyunca kararlı bir amaç ve anlayış bağı süren aileler vardır. Ancak daha büyük organizasyonlara ve amaçlara yöneldiğimizde bu bireylerin düşünce ve hareketlerinde tüm debdebeli davranışlarında pek az bilgelik izlerine rastlarız.

İnsanların en çok istedikleri şeyler, başarmaya muktedir olamadıklarıdır. Pek tabiî ki onların yapamayacağı ve yapmak istemedikleri pek çok şeyler de vardır. Bunların biri gerçeklerle karşılaşmak ve bunlardan doğru sonuç çıkarmaktır. Gerçekler oldukça açıktır. Niyetlerimizi elde edemeyiz; bu, özellikle amaçların bilge bir yargı ve tarafsız eylem gerektiren tabiatta oldukları durumda böyledir. Niyetlerimiz ne kadar daha iyi, iç itilimlerimiz ne kadar daha asil olursa ele aldığımız işleri başarmada başarısız olmamız o kadar kesindir.

İnsanoğlunun “iyi” başarılarına baktığımızda, neredeyse değişmeksizin bunların onları karar aşamasına götürmede başarısız olan “iyi” niyetli bir grup veya bazı kişiler tarafından başlatıldığını görebiliriz. Belli bir noktada çeşitli faktörler karışmaya başlar; birinde hırs, bir başkasında güç için istek, bir üçüncüsünde ise boşluk, inatçılık, dik başlılık veya güvensizlik. Bu faktörlerin işleyişinden olay ilerler, yol alır, ama kaçınılmaz bir biçimde orijinindeki algılanmasından bazı temel yönde ayrılır. Sonuçlar yeterince geniş çapta alındığında onların gerçekten insanlığın ya da içinde denendiği grup veya cemiyetin refahına hizmet edip etmediği değerlendirilmeden iyi olarak etiketlenirler.

Bizim bu isimlendirmeyi, etiketlendirmeyi kabul etme gibi müzmin bir alışkanlığımız olduğu için, bu iyi sonuçların orijinindeki niyetlere tekabül edip etmediğini ya da herhangi bir objektif anlamda, iyi olup olmadıklarını bile araştırma işinden kaçınırız.

Herkes tarafından bilinen evrensel oy verme hakkının tarihçesini karakteristik bir örnek olarak ele alalım. Bunu bir ideal olarak benimseyen 18. yüzyıl reformcuları, bu hakkı, kendilerini idare edecek olan yasaları belirlemede sorumlu yaştaki her kadın ve erkeğin eşit ve etkili sese sahip olmasının bir aracı olarak algılamışlardı. Bunun hemen ortaya çıkan sonucu, reformcuların amaçlarından kesinlikle olabildiğince uzak olaylar olan Fransız İhtilâli ve Napolyon Savaşları idi. Evrensel erkek oy verme hakkı Amerikan kanunlarına geçti ama iki partili sistemin işleyişi öyledir ki, seçmen, hiç birinin kendi istek ve arzularını karşılamadığı alternatifler arasında seçim yapmaya zorlandığı durumla karşı karşıya kalır. Gerçekte şu ya da bu yasama programı lehine değil de, çocukluğundan beri kökleşmiş alışkanlığına veya hoşlanıp hoşlanmama duygusal itilimine, tesadüfen şu ya da bu partinin lideri olan birine bağlılıktan daha sık oluşan bir güdüye göre oyunu kullanır.

Britanya’nın özerk topraklarında evrensel oy verme hakkı geçmişte hemen hemen aynı biçimde işlemiştir. Çok sayıdaki politik partilerin var olduğu diğer ülkelerde seçmen, isteklerinin detaylı bir analizine uygun olarak, daha çok seçimini kullanma şansına sahiptir. Uygulamadaysa ne yazık ki, durum daha da elverişsiz bir biçimde işler ve çok partili sistem insan aktivitelerinin yönetiminde göze çarpıcı bilgelikten yoksun örneklerinden birini teşkil eder. Ufak kişisel dürtüler, hırs, iktidar ve hatta maddesel kazanç için istek, gerçekte partilerin gruplaşmasını belirleyen bu salt faktörler, hiçbir durumda seçmenlerin -ki üyeler bu seçmenler tarafından seçilmişlerdir- niyet ve arzuları değildir.

Biz burada yalnızca seçimlerin hükümetin kaderini kontrol eden grubun pozisyonunu kuvvetlendirmek için propaganda aracı olarak hizmet gördüğü tek partili sistemdeki evrensel oy hakkının mantıksızlığının ispatı (reductio ad absürdüm) ile ilgileniyoruz. Gerçekten anlamlı ders, seçmenin, politik hesaplarda önemli bir faktör olacak biçimde ortaya konduğu evrensel oy hakkının hâlâ işlediği ülkelerden öğrenilecek olandır.

Siyasal ekonominin ve uluslararası ilişkilerin karmaşık problemlerindeki tecrübesizliğinden dolayı, seçmen, kişisel bakış açısını gerçekten etkili hâle getirebilecek bağımsız bir karara varamaz, bu nedenle ona daha sadeleştirilmiş bir ifade sunmak gerekli hâle gelir; bu ifadeleri hazırlama işi onun oyunu isteyen politik partilerin işidir. Eğer bu partiler sadeleştirilebilseler, daha geniş kapsamlı bilgi kaynakları aracılığıyla sahip olmaları gereken gerçeklerin bilgisine tekabül eden ifadeler sunmada bilgelik ve cesaret gösterebilselerdi, seçmenler durumun gerçekliği ile en azından bir bağlantısı olan bir seçim yapmaya muktedir olabilirlerdi. Uygulamada tam tersi olmaktadır; durumun gerçekliğini örtbas etmek, saklamak için her türlü gayret sarf edilmektedir. Seçimler uydurma bir atmosferde parti liderlerine karşı ya da onlar lehine yönlendirilen kişisel hoşlanma ya da hoşlanmama gibi, ya da vadedenlerin yerine getiremeyeceklerini bildikleri -ya da bilmeleri gereken-vaatler çerçevesinde karar verilir ve tamamlanır.

İşte çark böyle tam bir dönüş yapar. Orijinal niyet -ki idare edileceği yasama üzerinde seçmeni etken kontrolör durumuna getirmektedir- artık kaybolmuştur ve devletin icra görevini üstlenenlerin tam kontrol statüsünde bulundukları bir durum ortaya çıkmıştır. Bu icracılar kendilerini hükümette tutabilmek için seçmenin kişisel yargısını etkilemek ve onu etken seçme gücünden mahrum kılmak amacıyla seçmene karşı propaganda yöneltmek zorunda kalırlar. Birey kime ya da ne için oy vereceğine karar veremez, nadir de olsa, söz konusu şeyleri anlamaz bile.

Çoğu kimse niyet başarısızlıklarını az önce tanımladığım gibi pek ciddîye almamayı başarabilir ama tarafsız kalmanın pek mümkün olmadığı bir durum vardır. Bu, insanlığın savaşı önleme başarısızlığıdır.

Gurdjieff, savaşı “birbirinin varlığını karşılıklı yok etme periyodik olgusu” olarak tanımlar. Tanım önemlidir çünki bu kötü olgunun dehşetini gerçek bir perspektif içine yerleştirir. Yalnızca patolojik sınırda olan bir beyin, savaşı insanlık ırkı üzerinde utanç verici bir leke dışında herhangi bir şey olarak kabul eder. Az çok normal şartlarda -yani savaşın başlarında meydana gelen garip kitle psikozunun yokluğu durumunda- insanların büyük çoğunluğu savaşı korku ve nefretle anarlar. Ancak savaşlar yalnız olmakla kalmamış, yakın zamanlarda yeni ve özellikle utanç verici bir karakter de edinmişlerdir; savaşlar yalnızca insanlık dışı silâhlarla karşı orduların acımasız katliamını değil, aynı zamanda henüz doğmamış kuşakların yaşamlarına kadar uzanabilecek sürekli sonuçlarla savunmasız kadın ve erkeklerin ayrım yapmaksızın tahribini de içermektedir.

Aşikârdır ki güç için istek, bencillik, tembellik ve tüm erdemsizlik şekilleri gibi insan ruhuna yakışmayan özellikler, savaş psikozunun başlangıcına karşı korumasız kalmasına sebeptirler. Ancak psikozun derinliklerinde -bu nedenle de- açıklanamayan bir şey mevcuttur. Birkaç yıl önce, başkalarının varlığının toplu tahribinin en uzak ihtimaline dehşet ve korkuyla bakan insanlar karşılıklı tahrip hareketinin utancının, oldukça kesin bir tahrip etme isteği ile yer değiştirdiği o çok garip ruh hâlinin kurbanları olmuşlar, tahribin haklı olduğuna ikna olmuşlardır.

Bu ikna oluşun başlangıcı zihnî mazeret oluşumundadır; örneğin, kendini savunma ya da başka insanları bir zalimin elinden kurtarma ihtiyacı gibi. Fakat formülün kendisi çok geçmeden unutulmakta ve o ruh hâli geçinceye ve insanlar tahrip durumunda olması gerekenden çok daha normal bir hâl olan dehşet durumuna geri dönünceye kadar tek kalan şey, tahrip isteği olmaktadır.
Tüm bunlar nasıl olmaktadır? İnsan ırkı nasıl olmaktadır da zaman zaman, mantık ve yüreğin aynı şekilde reddettiği bir ruh hâline düşme eğilimine karşı koymaya muktedir olamamaktadır? Nasıl oluyor da kendi ortak çıkarlarımıza ters düştüğünü yüreğimizin ta derinlerinde bildiğimiz şeyleri ne kendimiz önleyebilmekte ne de başkalarıyla birleşerek önleyebilmekteyiz?

Benim bilebildiğim tam tatminkâr açıklama, birbirinden bağımsız işleyen iki faktör açısından Gurdjieff tarafından verilenidir. Ancak bunu tartışmadan önce, insan düşüncesine neredeyse 2500 yıldır hükmetmiş ve Batı dünyası söz konusu olduğu sürece insanın kendi doğası ve evrendeki yeri hakkındaki Yunanlı filozofların teorilerinden doğmuş bir fikir, bir olgudan bahsetmeliyim. Bu, insan beyninin çalışması ile özdeş bir mantık olgusudur. Altında yatan tez şudur: Eğer bir insan açık bir şekilde ve neyin sübjektif olarak arzu edilir ya da objektif olarak doğru olduğunu görebilmeye muktedirse, yaşamını ona göre düzenleyebilir ve böylece acıları ve başarısızlıklarının sorumlusu olan mantıksız hayvani duygulara maruz kalmaktan yavaş yavaş kendini kurtarabilir.
Prensibi uygulamanın değişik yolları denenip yetersiz bulundukça mantığa olan inanç değişikliklere uğramıştır. En son iyimserlik dalgası 17. yüzyılda başladı ve eğer onun orijini herhangi bir isimle anılacaksa, bu kesinlikle doktrini insan zihninin bir üstünlük örneği olan Descartes’inki olmalıdır.

18. yüzyılda insan merkezî sinir sisteminin beyin yarımküreciklerinin otomatik oluşumlarıyla tanımlanan mantığa, insanlığı insancıl bir bin yıla götürecek güç olarak en büyük değer verilmişti. Yunan düşüncesi henüz Skolastik çağda Hristiyan zihniyetine karşı zafer kazanmıştı ve kiliseler, özde din dışı olan bu kavramlar karşısında savunmasızdılar. Doğru düşünmek doğru hareket etmektir doktrini hemen neredeyse bir aksiyon oldu. St. Paul’ün sözleri ‘Yaptığım şeye izin vermem; yapabileceğim şeyi yapmam; ama nefret ettiğim şeyi yaparım.” unutulup gitmişti.

İnsan zihninin, insanî problemlere bir çözüm bulmaya ve atalarımızınkinden daha normal yaşamlar sürebileceğimiz güvenilir bir limana bizi götürmeye gücünün yettiği görüşü bu yüzyıla kadar bazı insanlar için hâlâ bugün bile hâkim olmuştur. Bu ümitler olağanüstü bir süratle sönmeye başlamıştır. Nedenini bulmak kararlılığı ve her ne pahasına olursa olsun daha güvenilir bir yol keşfetmek yerine, ümit, yerini genel bir lâkaytlığa ve neye mal olursa olsun düşünmekten kaçınmaya bırakmaktadır.

Bu tip olgular dalgalar hâlinde büyümektedir ve yazmakta olduğum tam şu anda (1949) tüm dünyada yaygın olan bir şeylerin gerçekten oldukları gibi düşünmeme isteğinin hâkim olduğu bir dönemden geçmekteyiz. Geçtiğimiz yılda, üç kıtada birçok ülkeyi ziyaret etme fırsatım oldu. ABD’ye ikinci ziyaretimden ise henüz döndüm. Her nereye gidersem gideyim “en iyiyi ümit etme” hastalığının hâkimiyetinden çok etkilendim. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından her yerde karmakarışık olmuş bir zihin hâli hissedilmekte idi; bu, hayatımızı düzenleme becerimizde aynı biçimde bir ilerleme olmaksızın, teknik güçlerimizdeki ilerlemeden doğan, insan ırkının geleceğini tehdit duygusu idi.

Şartlar değişmemiştir ancak insanlar şimdi en iyiyi ümit etme için en minik bahaneleri kabul etmektedirler. Herhangi bir profesörün şöyle şöyle bir bombanın pek o kadar da kötü olmayacağını söylemesi, insanlar için, savaşın dehşeti düşüncesini zihinlerden hemen atıverip en sevdikleri olgu olan yakın çevrelerindeki küçük mutluluklara tutunma duygusuna terk edivermeleri için yeterlidir; yada tanınmış bir ekonomistin ekonomik durumun düzeliyor olmasını ilân etmesiyle insanlar dünyanın üretim mekanizmasının işlerliğindeki olağanüstü başarısızlığıyla ilgilenmeyi bırakıverirler.

Emin olabiliriz ki şu andaki mantık yürütmeyen bu iyimserlik geçecek, bir alarm ve gerginlik safhası başlayacak ve öyle bir zaman gelecek ki, gerginlik öylesine vahim, ağır olacak ki yeni bir yangının alevlenmesini neyin önleyeceğini görmek çok zordur ve bu beni gene savaş ve nedenleri konusuna geri döndürüyor. Savaşın nedenini insan emellerine atfetmek ve onu iyi ve kötü emeller arasındaki bir çatışma olarak algılamak doğaldır. Bir gruba kötü emelleri isnat etmek için kullanılan mütecaviz deyimi, tabiî, muhakeme yoluyla da bir başkası için iyi niyetleri uygun bir etiket olmuştur. Şüphesiz bu herhangi bir çatışmada her iki tarafa da eşit bir şekilde uygulanır, ki böylece savaş içinde yer alan tüm insanlar daima ulvî bir prensibin savunmasında ya da değecek bir sebebi geliştirmek için yapılıyormuş gibi görünür.

Şimdi başka varlıkların mevcudiyetini tahrip etmenin gerekli ve doğru, hatta ulvî bir görev olduğu ateşli inancı tam bizim anlamaya çalışmamız gereken ruh hâlidir. Bunu, kendimizi objektif ve tarafsız bir pozisyona koymadıkça yapmayı ümit edemeyiz. Böyle bir tarih çalışması bize öğretilmeli ama ders almak zordur çünki tarih kitapları istisnasız sübjektif ve kısmî açıdan tersi iddia edilen emellere rağmen kendilerini belli bir bakış açısıyla özdeşleştiren yazarlar tarafından yazılmışlardır. Savaşların kötü emellerden doğmadığı şüphe götürmez gerçeğini tanıdığımızda, kabul ettiğimizde onların her günkü yaşamlarımızın alelade başarısızlıklarından daha derinlere giden garip evrensel bir ümitsizlik ifade ettiğini anlamaya zorlanırız.

Savaş çıktığında, düşüncesinden bile nefret eden insanlar tahrip etme arzusuna yakalanırlar; silâhlarına güvendikleri ve kazanacakları ihtimaline inandıkları sürece tahrip için çalışmaya devam ederler. En yumuşak ve insancıl kişilerde acıma yok olur ve en küçük bir utanma hissi duymaksızın şehirlerin yerle bir olması ve kadın ve çocukların katledilmesinden ortaya çıkan rakamlardan zevk alırlar.

Daha önce belirttiğim gibi Gurdjieff’in öğretilerinde verdiği savaşın açıklaması, onun oldukça bağımsız iki faktörden doğduğudur. İlki insan kaynaklı olmayan bir gerginlik hâlinin ortaya çıkmasıdır; ikincisi böyle bir gerginliğe insanların gösterdiği tepkidir. Gerginlik hâli bir bütün olarak güneş sistemindeki enerji dönüşümleri olgularının dengesini içeren gezegen tabiatlı genel oluşumlardan çıkar. Bu hâl insanlara, o an oldukları hâllerine dair genel bir tatminsizlik aşılar.

Bu tatminsizlik kendi içinde kötü bir şey değildir. Onun herhangi bir tahrip olgusuna yönlenmesi için herhangi bir gereksinim de yoktur. Tam tersine, eğer insanlar normal bir tepki göstermeye muktedirlerse, yani onlarda öz mükemmeliyet ihtiyacı duygusu mevcutsa, bu tatminsizlik onların bu çeşit gerginlik dönemlerine tam refahları için gerekli olan varlık değişimini onlarda yaratmak için daha büyük gayretle tepki göstermelerine neden olacaktır.
İçsel değişim ihtiyacının hiç fark edilememesi durumunda, ne yazık ki, basınç onların dış ilişkilerine transfer edilir ve egoizm, güç isteği, şüphe, kıskançlık ve geri kalan ruhsal faktörler üzerinde işler ki sırayla birinden öbürüne bulaşarak savaşı mümkün kılan kitlesel bir psikoza dönüşür. Gurdjieff’in sisteminin temel bazı prensiplerini biraz daha açıkladığımda buna geri döneceğiz.

İnsan problemini biraz olsun algılamamız gerekiyorsa önce şu sorulara yanıt bulmaya çalışmalıyız. İnsanın kendisi nedir? Fizikî dünyanın tesadüfi mekanizmasında bağımsız hareket imkânından yoksun, ağ gibi sarılmış bir makine midir? Herhangi bir başka hayvan gibi yiyen ve yenen, türünü üreten ve bedeni öldüğünde tamamen yok olan bir hayvan mıdır? Alelade bir hayvan değil de şuurlu deneyim ve seçme gücünden dolayı başka bir şey midir? İnsan sonsuz değerde ölümsüz bir ruh olarak Tanrı suretinde yaratılmış özel bir yaratık mıdır?

Bu zıt görüntülü sorulara değişik insanlar değişik cevaplar verirler. Birisi hararetle insanın yalnızca bir makine olduğunu iddia edecektir. Bir başkası onun ölümsüz bir ruhu olduğunda ısrar edecektir. Bu çok garip değildir çünki insanlar daima anlamadıkları şeyler için en kuvvetli inançlara inanırlar. Garip ve nadiren inanılır olan çoğu durumda, bu zıt görüşlere sahip iki kişinin davranışları arasında hiçbir farklılık olmayacaktır. Ölümsüz bir ruh pek tabiidir ki bir varlığın sahip olabileceği en kıymetli hazinedir ama sahip olduklarını iddia edenler onun refahı ile pek nadir meşgul olurlar. İnsanın bir makine olduğunu iddia etmek kesinlikle tüm hayatı anlamsız ve tepkisiz hâle getirmek demektir, ancak böyle yapanlar hür ve bağımsız varlıklar olduklarına ikna olmuşlarcasına tutku ve çabayla doludurlar.

Gerçek, bana mekanik bir doktrine ayrılmaz bağlılığı ile tanınan güzide bir biyologun birkaç yıl önce benim önümde yıllar boyu süren uğraşılarından sonra, BBC’yi ateistik mekanizma görüş açısından yayın yapmayı kabul ettirmeyi başardığını anlattığı zaman ispat edilmişti! İnsan doğasının ima edilen her bir kavramına ikna edici tartışmalar bulunabilir ki bu tutarsızlıklar için sebep şudur:

Yaratılışı sonucu ya da tesadüfi bir ilk eğitimiyle herhangi birine bağlanan insan kendini diğer insanlardan tamamen uzak tutamaz. İnsan doğası hakkındaki tüm bu hararetli iddialar, altta yatan şaşkın cehaleti maskelemektedir. Hiçbir şeyin anlamı yoktur.

Eğer bizler makine isek neden seçim gücümüzün gerekliliğini o kadar kuvvetli duymaktayız?

Eğer ölümsüz bir ruhumuz varsa neden onun varlığına ilişkin hiçbir kanıt bulamıyoruz?

Eğer hür varlıklarsak neden köle gibi davranmaktayız?

Eğer hayvan isek neden kaderimiz hakkında fikir yürütüp duruyoruz?

Bu çelişkilere Gurdjieff tarafından verilen açıklamalardan daha inandırıcısı ile karşılaşmadım. Bunu anlamak basittir. Karmaşa doğar çünki bizler insanın ne olduğu ve ne olabileceği arasında bir ayrım yapmayı beceremiyoruz. Gurdjieff’e göre insan önceden var olan ölümsüz bir ruha sahip değildir ama yaşamı süresince yaşamın yaşanma biçimine göre az ya da çok mükemmeliyet derecesinde bir ruh şekillenir.

İnsanın ruhu davranışının bir nedeni değil, sonucudur. Dünyanın nedensellik mekanizmasından soyutlanmak anlamında hür değildir; sınırlı bir seçim gücüne sahiptir. Bu seçim gücünü kullanmazsa bir makinedir ve diğer makinelerinki gibi onun hareketi yalnızca onun çevresiyle nedensel niteliğinde olan ilişkiler tarafından idare edilir. Eğer kişi seçim gücünü kullanmayı uzun süre ihmal ederse kelimenin tam anlamıyla makineye dönüşür ve hür hareket ihtimali tamamen ortadan kalkar. O aynı zamanda bir hayvandır da ve tüm diğer hayvanlar gibi varoluşunun büyük bölümünde hayatını devam ettirebilmek için gerekli olan hareketleri yapmak durumundadır.

Bu resmin bir yüzüdür. Diğer yüzü insanı yalnızca bir hayvan ve makine olarak değil, aynı zamanda hemen neredeyse sonsuz gelişme olanakları olan bir varlık olarak da göstermektedir. Bu imkânlar arasında ölümsüz bir ruh elde edilmesi de vardır. Yine bunlar arasında gerçek hürriyete ulaşma, yani nedensel mekanizmadan gerçek ve etkin bir bağımsızlaşma da vardır. Dahası insanda bu olanakların var olduğunu ona söyleyen, doğuştan var olan bir şey vardır. Ne yazık ki geçmişte bu şey, otomatik bir biçimde ve onun tarafından herhangi bir gayret olmaksızın kendi doğrusunda bağımsız ve hür bir kişilik, hatta bir ölümsüz ruh sahibi olduğunun bir kanıtı olarak yanlış yorumlanmıştı.

Doğu düşüncesinden çok, Batı düşüncesinde çok daha yaygın olan hatanın kaynağının ve tarihçesinin izini sür­mek için burası doğru yer değildir.
Ama kaydedilmelidir ki bunlar tüm hüküm süren insan görüşlerinin ortak özelliğidir. Ruhun varlığını reddeden materyalist, öyle bir şey var olsa herkes onu otomatik olarak ve çabasız bir süreç içinde elde ederdi görüşünü hakikat diye kabul eder. Bir ruhu olduğuna inanan spiritualist de ona otomatik bir biçimde ve çabasız bir süreç içinde sahip olduğunu, aynı biçimde hakikat diye kabul eder.

Bu hatanın sonuçları insanlık için felâket olmuştur, çünki bunlar kaçınılmaz bir biçimde insan yaşamının önemini azaltma eğilimindedirler. Zaten ölümsüz bir ruha sahip olduğuna inanan kimse, sonraki varoluşlarında istenmeyen bir duruma düşmemek için ona zarar verebilecek davranışlardan kaçınacaktır. Bir ruha sahip olduğuna inanmayan, hatta ona sahip olma ihtimalini hayal bile etmeyen insan benlik mükemmeliyeti görevi açısından her hangi bir aciliyet duygusu yaşamaz çünki onun için bu yalnızca insanın kendi arzusunu göre yaşama ve ölüm belgesinin imzalanmasıyla tüm borçların ödenip ortadan kaybolması olayıdır.

Garip bir nedenle Hristiyan ilâhiyatçılar İsa’nın kendini feda etmesi doktrininde yaşamı pek ciddîye almamak için bir neden daha icat etmişlerdir. Benzer biçimde Budist ilâhiyatçılar, kurucularının öğretilerini tamamen göz ardı ederek reenkarnasyon doktrininde garip bir teselli şekli bulmuşlardır.

Tüm böylesi mantıksızlık, dünyasal insan hastalığı “en iyiyi ümit etmenin” belirtisidir. Gurdjieff’in öğretisi basit ve açıktır. İnsan kendi şuurlu çabası ve maksatlı acı çekme -ile kendi öz varlığını kazanma ve ödeme zorunluluğu ve-hakkma sahiptir. Eğer bunda başarısız olursa sonuçlarını kendisi biçecek ve fiziksel olarak bedenin ölümüyle ya da daha sonraki yaşamı süresinde hareketlerinin karakteristiğine göre yol alacaktır.

İnsanın “bir şey” olabilecek “hiçbir şey” olduğu fikri yalnızca nihaî kaderi için değil, aynı zamanda halihazırdaki yaşamları için de önemlidir. Bir anlamda ikisi ayrılmazdır ama pratik bir açıdan söylenmesi gereken her şeyi ruhtan hiç bahsetmeden de söylemek mümkündür. Varoluş amacı tek bir yaşam süresine atfedilen terimlerle ifade edilebilir. Bizler hür, bağımsız varlıklar değil, alışkanlıklarımızın ve yakın çevremizin etkilerinin köleleriyiz. Kişisel ilişkilerimizde çoğu kez cehaletten ama daha da sıklıkla kendi davranışlarımızı kontrol edebilme becerisinden tamamen yoksun olduğumuzdan başarısız oluruz.

Acılardan arınmak için gösterilen tüm çabalar yalnızca yeni acılara yol açar. Savaşı önleme gayretlerimizin tümü yalnızca daha acı, daha kötü savaşlara yol açar. Tüm bunların farkına varılması bile insanda değişmek için güçlü bir istek aşılamaya yeterli olmalıdır. Kişi olabileceğini olmadığını kendisi görebilirse, gelecekteki yaşam ümidi bir yana, artık kendisinden pek memnun olmayacaktır. Gerçekte, daha önce işaret ettiğim gibi, otomatik olarak kendi gayretleri olmaksızın ona garanti edilen bir gelecek yaşam ümidi kaçınılmaz bir biçimde öz tatminsizliğin sınırlarının daralmasına sebep olacaktır.

Kritik bir noktaya erişmiş bulunuyoruz. Bu noktada eğer açıklamaya çalıştığım şeyi açıkça ifade etmem gerekirse, mekanik ya da spirituel görüşün tersine doğru olduğunu düşündüğüm insanın doğası ve kaderi kavramlarının pozitif ifadesi için negatif tenkidi bir tarafa bırakmak gerekli olur. Gurdjieff’e göre insan “bir şey olabilecek bir hiç”, sorumlu hür bir varlık olabilecek bir makinedir. Dahası, onun kaderi yalnızca kendisi için değil de ancak özgür oluşunun hizmet vermesini mümkün kılacak çok daha büyük kozmik bir amaç için önem taşımaktadır.

Gurdjieff in “bir şey olabilecek hiçbir şey” insan kavramını doğru bir perspektife yerleştirmek için onun evrensel düzene ilişkin öğretilerinden biraz bahsetmeliyim. Bizim bildiğimiz biçimiyle zamanın içindeki haliyle evren üç belirli yaratıcı hareketle ortaya çıkmıştır. İlk hareketiyle Yaratıcı ve evren zamanın en saf hâlindeki yapısında doğallıkla bulunan temel kanunlara, yani termodinamizmin bir ve ikinci kurallarına açık olan homojen bir sistem teşkil ederler. Sonsuz uzayda tek başına var olan, hiçbir yeniden doğ­ma prensibi olmaksızın kendi maddesini yayan Gurdjieff’in “Sun Absolute” (Güneş Mutlak) diye adlandırdığı ilksel varlık kaçınılmaz bozulma ve nihaî çözülmeye maruz kalmada zaman içindeki tüm var olmanın ilk örneğini oluşturur ve bir rejenerasyon ilkesi olmadan kendi maddesini yansıtır. Tüm yaratılan evren şimdiye kadar hep nüfuz etmiş, bundan sonra da daima nüfuz edecek olan ilk varoluş modelidir.

İkinci varoluş şekli yiyen ve yenilen olayında örneklenerek karşılıklı destek olan organik varlıkların varoluşudur. Gurdjieff bu geçişi zamanın en saf hâlinde bulunan çürüme kanununu telâfi edecek yeni bir varoluş şekli ortaya çıkarmak için Yaratıcı’nın bir kararı olarak temsil eder. Mutlak olan Güneşin sonuçta galaksi ve güneşler bütününe hayat verecek bir tarzda ahengi bozulmuştu. Bu sistemlerle, izin verdikleri ayrı varoluş tarzları arasındaki enerji alışverişi Mutlak olan Güneşi yok olmamasını, tersine enerji seviyesini ve varoluşunu sürdürmesini sağlayacak şekildedir.

Eğer nihaî çözülmeden kaçınıldığında gerekli kılınan, evren düzenindeki değişiklik, genişleyen evrenin artan karmaşıklığından kaynaklanan yeni problemler getirdi. Düzenin korunması temin edilmişti ama ancak organizasyon ihtiyacı pahasına. Üçüncü bir var olma şekli böylece gerekli oldu; bu evrene Yaratıcı’nın kendisi tarafından bile doğrudan bir hareketle yerleştirilemeyen, bir şey getirmeye muktedir olan bireysel varlık şeklini almıştır. Bu, seçme gücüne sahip, yani evrenin gereklilik dikte eden kanunlarına karşı bir dereceye kadar bağımsızlık sahibi varlıkların ortaya çıkmasıyla başarılmıştı. Nasıl yaşam çevreden ödünç almaya dayanıyorsa bağımsızlığın kendisi de evrene yönelik bir borç ima eder. Gurdjieff’in fikrine göre tüm evrende gezegenler, kendi varlıklarını imha veya yaratmakta özel niteliklere sahip olan varlıkların var olma yerleridir.

( Ne İçin Yaşıyoruz – J.G.Bennett )

Facebookta paylaş

Belki bunlarda ilginizi çekebilir:

  1. Rüyada bir insan için yapılan azarlama
  2. Balkan Harbi ve Yunanistan’ın Ege Adaları’ndan Bazılarını İşgal Etmesi
  3. TEMBEL HAYVAN NEDİR? HAKKINDA BİLGİ
  4. Bir köpek yaşı niçin yedi insan yaşına eşittir?
  5. EKOLOJİ VE İNSAN İLİŞKİSİ
  6. İnsan Kaynakları Yönetimine Geçişi Hızlandıran Unsurlar
  7. AHIR GÜBRELERİ (HAYVAN GÜBRELERİ)
  8. Bir insan ölümle yüz yüze geldiği zaman bile gülebilir mi? (OSHO ZEN YOLU/TASAVVUF YOLU KİTABINDAN)
  9. Yol savaşçıları için hava boşluğu (OSHO YOĞUN TEMPOLU İNSANLAR İÇİN MEDİTASYON KİTABINDAN)