‘Ne İçin Yaşıyoruz?’ kitabının önsözü – J.G.Bennett
Ne İçin Yaşıyoruz?
J.G.Bennett

Bu kitabı tek bir amaç için yazdım; insanlığın gelecekteki refahı için gerekli olmasına rağmen imkânsız gibi görünen bir şeyin başarılabileceği ümidinin var olduğunu göstermek. Bu ‘şey’ insanın iç ve dış dünyası arasındaki dengeyi, özellikle adına öyle denen Batı Medeniyetinin hatalarıyla ve diğer birsürü etkenlerle tahrip edilen dengenin yeniden kurulmasıdır.
Kişinin dış dünya üzerinde hareket etme gücü ile kendini kontrol becerisi arasındaki mesafeden o kadar çok bahsedilmiştir ki artık eskimiş, hatta sıkıcı olmuştur. Dolu bir silâhı bir çocuğun eline vermenin tehlikeli olduğu gerçeği, ki bu her yakın geçmişteki dünya savaşından sonra söylenmiştir, artık pek ilgi çekmemektedir. Dünya kendi çocuksuluğundan kaynaklanan düşüncelerini bir tarafa bırakmış ve bilge bir adamın bile sahip olmaya cesaret edemeyeceği silâhları zorlama ile çok meşguldür… J.G.Bennett
Birazcık da olsa düşünen hemen herkes, zaman zaman, bir kalp sıkışmasına uğrar. Bu anlarda – sanırım daha çok gecenin bir yarısında karanlığa bakarken gelirler – sanki insan kendi kendine; “Yapılması gereken bir şey var. Ne olduğunu bilmiyorum ama benim sürem geçiyor ve ben bunu yapmıyorum” der gibidir.
Kişinin benliğinde bir yerlerde bu “yapılması gerekli şey”in ne olduğuna dair garip bir duygu olmasına rağmen, o an, çözülmeden geçer. Kişi, bir insanın “yalnızca bir beden olmadığı” yolundaki kalbin hatırlatmasını unutur ve yerine günlük yaşamın stresli işlerinin üzüntüsünü koyar.
“Ne İçin Yaşıyoruz?” adlı bu kitapta John Bennett, belirttiği gibi, zihinlerimizi olduğu kadar duygularımızı da tatmin eden bu soruyu cevaplamakla kalmıyor, aynı zamanda çok açık ve kesin bir biçimde biz insanlığın neden böyle olduğumuzu, neden durumumuzla bir türlü yüzleşmediğimizi ve bu durumun ne olduğunu açıklar. Sonuçta tek bir çıkış yolu olduğunu gösterir: Isa ve tüm büyük öğreticilerin, habercilerin ve peygamberlerin geçmiş çağlarda sözünü ettiği aynı dar kapı ve dar yol; ne var ki beşeriyet bunları sürekli ihmal etmiştir.
Bu defa çıkış yolu G.I.Gurdjieff’in öğretilerine dayanmaktadır.
Gurdjieff dünyamızın felâket hâline yeni bir bakış açışı getirir ve kendimize, yaşadığımız yeryüzüne ve dünyaya gerçekten oldukları gibi bakma yolunu gösterir. Onun öğretisi günümüzün insanı içindir ve bizimle 2000 yıl öncesinin dili yerine 20. yüzyılın dili ile konuşur. Ne güzel şanstır ki Bennett’in “duyacak kulakları” vardı. Bu kitap Gurdjieff’in yaşamının son yılında yazıldı ve Londra’da, 1949′da, onun öldüğü yılda yayınlandı. İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan Gurdjieff’in ölümüne kadar Bennett’e pek çok kişisel ve yoğun öğreti verilmişti. Çünki o Gurdjieff’in fikirlerini dünyaya yaymada en yeteneklilerden biri olarak telâkki edilmekteydi. Bu kitap onun anlayışının ilk meyvelerinden biridir ve özellikle tam zamanında yayınlanmıştı çünki Gurdjieff’in kendi yazılarının hiç biri çok sonralara kadar kitapçılarda bulunamamıştı.
Bennett kitabının başlangıcında şöyle yazıyor: “Bu kitabı tek bir amaç için yazdım; insanlığın gelecekteki refahı için gerekli olmasına rağmen imkânsız gibi görünen bir şeyin başarılabileceği ümidinin var olduğunu göstermek. Bu ‘şey’ insanın iç ve dış dünyası arasındaki dengeyi, özellikle adına öyle denen Batı Medeniyetinin hatalarıyla ve diğer birsürü etkenlerle tahrip edilen dengenin yeniden kurulmasıdır. Kişinin dış dünya üzerinde hareket etme gücü ile kendini kontrol becerisi arasındaki mesafeden o kadar çok bahsedilmiştir ki artık eskimiş, hatta sıkıcı olmuştur. Dolu bir silâhı bir çocuğun eline vermenin tehlikeli olduğu gerçeği, ki bu her yakın geçmişteki dünya savaşından sonra söylenmiştir, artık pek ilgi çekmemektedir. Dünya kendi çocuksuluğundan kaynaklanan düşüncelerini bir tarafa bırakmış ve bilge bir adamın bile sahip olmaya cesaret edemeyeceği silâhları zorlama ile çok meşguldür…”
1949′da II.Dünya Savaşı felâketlerinden çok kısa bir süre sonra, pek çok insan kendilerine yaşamlarının anlamı ya da anlamsızlığı hakkında, yalnızca henüz yeni biten savaş hakkında değil de havada ve gelmek üzere olan bir başka savaşın tehdidi hakkında, sorular soruyorlardı.
Kimsenin en küçük şüphesi yoktu, Dünya o zamandan bu zamana hızla artarak kötüleşen bir kaos durumundaydı, ama o zaman şimdiki gibi, pek çoğumuzun bu kaosun ana anahtarının içimizde, yani insanın kendisinde olduğunun az çok farkında olmasına rağmen onun tüm önemini düşünmek bir yana bu gerçeğe dürüstlükle bakmada büyük bir isteksizlik vardır. Çoğu insan o zaman anarşiyi, tehdidi kendi küçük yaşamlarını daha rahat, emniyetli ve kendileri için nasıl kârlı yapabilecekleri “önce ben” çağı dışında her şeyi unutmak istediler ve hâlâ da istemektedirler… “İnsan – Düşünen Hayvan ya da Mantıklı Varlık” adlı bölümde Bennett “… yazmakta olduğum tam şu anda (1949) tüm dünyada yaygın olan bir şeyleri gerçekten oldukları gibi düşünmeme isteğinin hâkim olduğu bir dönemden geçmekteyiz” diye yazıyor.
Daha sonra şöyle diyor: “Her nereye gidersem gideyim ‘en iyiyi ümit etme’ hastalığının hâkimiyetinden çok etkilendim.”
Ciddî bir biçimde dünyanın kötü hâlinin detaylarıyla, gezegenimize verilen zarar, açlıktan ölen ya da evsiz insanların hâli, yok olan hayvan, kuş ve bitki türleri vb. ile ilgilenenler çok sayıda var olsa da günümüzde bu hâlâ kesinlikle böyledir.
Yüz yüze gelip anlaşılması gereken şey, önemli olmalarına rağmen bu detayların hiç birisi değildir. Bunların yerine çok daha gerilere gitmeli ve oradan başlamalıyız. İnsanın kendinde, her birimizin içinde olan “bir şey”, olması gerektiği gibi değildir ve değişme gereği acildir. Meydana getirdiğimiz toplum değişmeden önce, yeterli sayıda bireylerde dengeyi düzeltmeye başlayan bir içsel değişikliğe gerek vardır.
Bugün yeni bir akımın, insanlığın düşüncesinde, geniş çapta, dağılmış olarak görülmeye başlandığının işaretleri vardır. Dünyanın getirildiği durumun kaçınılmaz olarak görülmesiyle şoka uğramış bazı insanların gönül rahatlığı bozulmuştur. Olduğumuz gibi kalarak pasif bir biçimde “en iyiyi ümit ederek” devam etmek artık mümkün değildir. Ancak bizi değer ve tavırlarda gerçek bir değişime ne götürebilir? Düşünme ve duyumsamalarımızda, hatta doğamızda gerekli olan değişiklik nedir?
Bu 1949 tarihli kitabın yeniden basımının şimdi tam zamanıdır. Kitap önce biz insanların kendimizi içinde bulduğumuz kötü durumu tavizsiz ve açık bir yolla ortaya koyar ama Bennett’in yolu mütevazı, alçakgönüllü bir yoldur. Bize yardımcı olabilecek araçlar diye düşünülebilecek toplum, yaşamlarımızı sürdürdüğümüz önemli etkenler olarak düşünülen üç kuruma dikkatimizi çeker.
İlki eğitimdir: Her yeni nesil kötü bir başlangıca, belki de hiçbir başlangıca doğru yola çıkıyor. Yetişkin nesil büyümekte olan her bir çocuğun alıcı, taze beyin sistemlerine ancak yetişkinlerin kendilerinin algıladıklarını aktarabilir. Bennett,“her neslin bir sonrakine borçlu olduğu, çocukları, objektif yargılamaya ve gerçek olan her şeyin ödenmesi gerektiğini anlamaya muktedir olan sorumlu varlıklar olarak yetiştirme zorunluluğunun ” var olduğunu yazmaktadır. Öyle görünüyor ki bu zorunluluk anne, baba ve öğretmenlerin bugün kurtulma ihtiyacını duymadıkları bir zorunluluktur; belki de ona olan ihtiyacı görmüyorlardır bile. Yine de çocuklara ne ve nasıl öğretildiğinde çok çarpık, yanlış olan bir şeyin olduğu konusunda artan bir farkına varış görülmektedir.
İkincisi, bilim ve ilerlemeye olan inancımızdır. Yaşam kalitesindeki gerçek bir bozulma ve bilimin bizi kendimiz ve içinde yaşadığımız dünya hakkında güvenilir bilgi ile donatmadaki – ki bunu yapabilirmiş gibi gözükmektedir-başarısızlığı karşısında bu inanca sıkı sıkıya yapışırız.
Üçüncüsü dindir: İnsanı insan olarak, yalnızca bir “düşünen hayvan” olmaktan ayırt ettiği düşünülen etkenlerin içinde din, teorik olarak, en güçlü olanıdır. Ancak durum böyle değildir. Büyük dünya dinlerinin herhangi birine iman eden insanların yaşamları, kurucularının, ister İsa, Musa, Buda olsun ister Muhammed olsun, öğretilerine uymaz. Çoğunlukla bir halkın kâğıt üzerindeki dini onun dinsel dışavurumlarından çok politik dışavurumlarında mevcuttur.
Pek tabiî, tüm dünya dinlerinde sofu istisnaların, ki bu insanlar dinlerinin kurucularının talimatlarını ciddiyetle takip etmeye çalışırlar, var olduğunu söylemeye gerek yoktur. Yine de, dünyaya bir bütün olarak bakıldığında
“din” bugün insanların hayatlarım nasıl yaşamaya karar vermelerinde pek az güç sahibidir: Verimsiz bir tesirdir. Sıkça “din başarısız olmuştur” denmektedir. Bu doğru değildir. Dini başarısızlığa uğratan insanlıktır. Tüm dinler özünde insanın ne yapması gerektiğinden bahsederler, hiçbir şekilde insan için yapılabilecek şeylerden değil.
Gecenin bir yarısında gelen soruya geri dönelim. Yapmam gereken bir şey var ama unuttum. Bu nedir? Soruyu yakalamak, cevabı araştırmak rahatsızlık verir. Kişi bunun çok önemli olduğunu hissetmesine rağmen, bir kere daha unutur ve “en iyiyi ümit etme” ye geri döner. Böylece seneler geçer ve erkek ya da kadın sonunda sorabilirler: “Yaşamın hepsi bu mu?”
Son bölümde Bennett, İsa’dan aktararak soruyor, “Eğer tüm dünyayı kazanacak ancak kendi ruhunu kaybedecekse, insanın kârı ne olacak?” İsa açıkça bir ruhun kazanılabileceğini ya da kaybedilebileceğini söyler. Ancak bugünün insanı ya bir ruhu olduğunu unutmuş, olmadığına kesinlikle inanmıştır veya ruhun önceden, bir defaya mahsus olarak herkese verilen ölümsüz bir “şey” olduğuna emindir. Gurdjieff bize İsa ile aynı şeyi ama kendi sözcükleriyle söyler: Biz yalnızca bir ruha sahip olmanın potansiyeline sahibiz ve onu kazanmak zorundayız. Öyle yapmazsak, potansiyelimiz anlaşılmaksızın ölürsek, o zaman ölüm gerçekten aynen hayvanlarda olduğu gibi bir sondur.
Yaşamlarımızı sürdürdüğümüz yolla ruhlarımızı kazanır veya kaybederiz demektedir Gurdjieff ve insanı kendi kendini yaratan bir varlık olarak adlandırmaktadır. Tüm kâinatta yalnızca insan seçme imkânına sahiptir. İster, hayvanların yaptığı gibi, yaşayıp düşünen bir hayvanda olduğu gibi, en sonunda yok olmak biçiminde ölmeyi seçme imkânına ya da hareketleri ile kendinde gerçek olan ve yok olmayanı içinde yaratmayı seçme imkânı.
Başı dertte olan dünyamıza gelince, dünya böyledir çünki biz böyleyiz. Durum böyle olunca değişim nasıl mümkün olabilir?
A.L. Staveley
Two Rivers Farm, Oregon Haziran 1991
A.L. Staveley 30 yıldan fazla İngiltere’de yaşadı ve Gurdjieff’in fikirlerini birlikte inceledikleri Jane Heap ile orada tanıştı. II.Dünya Savaşı’nın sonunda, 1946′da, o ve öğrencileri Gurdjieff’in mahiyetinde çalışmak üzere Paris’e gittiler. 1949′da ölümüne kadar da onunla çalışmak üzere sık sık seyahatlerine devam ettiler.
Bayan Staveley halen Oregon’un dışında yaşamaktadır. Orada küçük bir grupla birlikte Gurdjieff’in fikirlerini, deneysel olarak uygulamaya aktararak incelemektedir.
( Ne İçin Yaşıyoruz – J.G.Bennett )
Belki bunlarda ilginizi çekebilir:
- Varlığımızın Amaçsızlığı ( Ne İçin Yaşıyoruz kitabından – J.G.Bennett )
- Ruh’un İnsana Faydası Ne? ( Ne İçin Yaşıyoruz kitabından- J.G.Bennett )
- İnsan Düşünen Hayvan Ya da Mantıklı Varlık ( Ne İçin Yaşıyoruz kitabından – J.G.Bennett )
- Bilim ve Felsefe Erdemsizlik Kaynağı ( Ne İçin Yaşıyoruz kitabından – J.G.Bennett )
- Eğitim – İnsanlar Ruhlarından Nasıl Yoksun Bırakılırlar? ( Ne İçin Yaşıyoruz kitabından – J.G.Bennett )
- OSHO – MARTILARI SEVEN ADAM KİTABININ ÖNSÖZÜ
- OSHO SESSİZLİĞİ DİNLEMEK KİTABININ ÖNSÖZÜ
- BEDEN İLE ZİHNİ DENGELEMEK KİTABININ ÖNSÖZÜ – OSHO
- Yol savaşçıları için hava boşluğu (OSHO YOĞUN TEMPOLU İNSANLAR İÇİN MEDİTASYON KİTABINDAN)