Ruh’un İnsana Faydası Ne? ( Ne İçin Yaşıyoruz kitabından- J.G.Bennett )

Ruh’un İnsana Faydası Ne?
J.G.Bennett

İnsan, ona karşı mücadelesinde başarısızlığa uğramasının dışında kabahatli bulunamayacağı kendini kandırma ve hayal eğiliminden musdariptir. Bu kalıtımsaldır; ona uzak atalarından intikal etmiştir. Gerçekte, gerilere; son büyük Buzul Çağından önce var olan ilkel insandan modern ırkımızın ortaya çıktığı dönemde yer alan insan doğasındaki büyük değişimlere kadar uzanır.

Aziz Markosün İncil’inde kaydedilmiştir ki, İsa insanları ve müritlerini biraraya topladığında onlara, açık bir biçimde, yaşamak için ölmenin gerekli olduğunu ve her kim ölmeye isteksiz ise yaşamayı ümit edemeyeceğini öğretti. Sonra da hâlâ insanlığa karşı koskoca bir meydan okuma gibi duran soruyu sordu: “Eğer tüm dünyayı kazanacak ve kendi ruhunu kaybedecekse onun insana faydası nedir? Veya bir insan, ruhu karşılığında ne verecek?”

Bu gibi sözler, bunları sarf eden kimsenin insanlık için kurtuluş yolunu yeniden açma göreviyle Tanrı tarafından gönderilen ilâhî bir birey olduğunu reddeden, hatta şüphe duyanlar için herhangi bir başka ahlâkî vaizden biraz daha fazla ağırlığa sahiptir. İstedikleri gibi yorumlamakta serbesttirler ama isa’nın ilâhî bir şekilde ilham verilmiş bir öğretici olduğuna inananlar, eşsiz deyişlerle ortaya konmuş bir ifadeyi ciddîye almak ve anlamını araştırmak zorundadırlar. Atıf yaptıkları gerçeğin doğası hakkında önceden konmuş bir teoriye yalnızca kolayca uymadıkları için, bu tip ifadeleri harfi harfine kabul etmeyi reddedişi, kaçınılmaz olarak korkunç hatalar takip etmiş olmalıdır.

Bu pasajda kazanma ve kaybetme sözcükleri ruha tam ve samimî atıf ile birbirlerine antitez olarak yerleştirilmişlerdir. Böylece ruh kazanılabilen veya kaybedilebilen bir şeydir. Vazgeçilmez bir emtia değildir, ama “ödeme yoksa ruh da yok” dercesine bedeli ödenmesi gereken bir şeydir.

Şimdi bu ruh kavramı, Yunan düşüncesinde aynı düşüncenin bir Hristiyan ilahiyat bilgisinin işlenmesi için malzeme temin etmeye başladığı dönemde hemen hemen evrensel olmuş olan kavrama ters düşmektedir. İsa’nın en otantik sözlerinin açık kanıtına rağmen, onun kendi ağırlıklı öğretisine ters düşen Yunan Ölümsüz Ruh doktrini kabul edildi. Bu gerçekten affedilemez çarpıklıktan; onu, her durumda, tüm şartlarda ezelî bir varoluşu temin eden ve sonuçta yaşam boyunca ifa edilen hareketlerin niteliklerinin belli bir meziyet standardına erişip erişemediğine göre ebedî ödül veya cezaya maruz olarak algılandığı ruh doktrinleri ortaya çıktı.

Bu doktrinin gülünçlüğü, mantıksal sonucuna -isimlendirirsek, her ruhun ebediyen kurtarılan ve ebediyen lanetlenen olmak üzere iki kategoriden birisine girmesi gerektiği ne- götürürsek, Hristiyan inancının ana çöküş sebeplerinden biri olmuştur. Bu çöküş, tamamen, kurucunun sözlerinin otantik bir kaydı olarak almak zorunda oldukları pasajlarda sade bir biçimde yazılı olanın anlamım görmeyen -Yunan felsefesinin prestijiyle sersemlemiş- Hristiyan öğretisini ilk sistemleştiricilerin başarısızlığından kaynaklanmaktadır.

İsa için ruh kazanılacak ya da kaybedilecek bir şeydi; bir ruh kazanmak için bedeli ödemek, ismen, tüm diğer değerleri daha alçak bir seviyeye indirmek gerekiyordu. Daha önce şu pasaja değinmiştim: “Sahip olana verilecek,” olmayandan sahip olduğu da alınacaktır.” Bunun, “Bedeli ödeyip bir ruh kazanana ölümsüz yaşam verilecek.

Ruhunu kaybetmiş olandan sahip olduğu geçici yaşam dahi alınacaktır.” demek olduğundan şüphelenmiyorum.

İnsan kaderi tartışmasına bu tavırda yaklaştım çünki konu hakkında konuşurken ve konferans verirken, insanın kendi ruhunu kendi çalışması ile yaratması gerektiği ve öyle yapıncaya kadar hiç ruhunun olmadığı kavramına hemen hemen değişmeksizin şiddetli itirazlarla karşılaştım. İnsanların onlarla birlikte doğan ve ölmeyen bir ruhları olması gerektiğinde ısrar eden insanların hararetini hep garip bulmuşumdur. Eğer gerçekten, onların böyle vasıfları olan bir ruhu olsaydı, bu öylesine kıymetli bir servet olacaktı ki onun korunması birincil dertleri olacaktı ama bir ruhları olduğunda ısrar eden insanlardır ki, genellikle yaşamlarını onun ihtiyaçlarına ve onun ebedî refahının garanti edilebileceği yollara tamamen kayıtsız kalarak geçirmişlerdir.

Ruhun varlığına inandıklarını iddia edenlerle onu eskimiş bir batıl itikat olarak reddedenlerin davranışları arasında nadiren büyük fark vardır. Şüphecinin “Ruhunu ortaya koy ve bana ne olduğunu göster”‘ricası içinde sürekli ve güvenilir hiçbir şeyi olmayan, kendi davranışlarım kontrol edemeyen, içsel çatışmalarla delik deşik olmuş ve bunun ötesinde, fiziksel bedeni ve onun fonksiyonları açısından tamamıyla açıklanamayan haricî davranış ya da içsel deneyimde her hangi tek bir olgu gösteremeyen insan için yerine getirilmesi imkânsızdır.

Büyük hatalar için bedel, özellikle temelde değersiz bir güdünün dürüst bir anlama başarısızlığı gibi görünen şeyin temelim teşkil ettiği yerde çok kötü olabilir. Her insanın, kendi açısından hiç gayretsiz ve otomatik olarak, ölümsüz bir ruh sahibi olduğu inana, “İnsan İlişkilerinde Kriz” kitabımda yazdığım müthiş büyüklenmesi ile beraber ortaya çıktı. İtici kuvveti doğallıkla onu alelade ölümlü varlık seviyesinden yukarılara taşıyor gibi görünen bir özelliğin atfına yol açtı. Böylece Hristiyan düşüncesinin ilk gelişme basamağında öyle oldu ki, ölümsüz ruh ile insan bireyinin sonsuz değeri doktrini birlikte doğdular. Ne herhangi biri tüm insan deneyiminde gösterilen gerçeklerle haklı çıkmıştır ne de biri ya da öbürü Hristiyanlığın Kurucusu’nun öğretisinde herhangi bir teyit bulur.

Bu tartışmada kendimi Hristiyan öğretisiyle sınırladım ama insanda bir ruhun varlığım reddetmenin, başlangıçta Buda’nın öğretisinin bütünsel bir parçası olduğunu hatırlatmayı uygun buluyorum.

Ruh konusunda Gurdjieff’in öğretisi açık ve anlaşılırdır. Ona göre ruh, yaşam boyunca yapılan hareketlerin sonucudur. Eğer bir insanın hareketlerinin amacı ve dolayısıyla bir çizgisi yoksa, eğer çatışma ve tutarsızlıklarla delik deşikse ve dolayısıyla birbirlerini bozuyorlarsa ve eğer yalnızca ya da hemen hemen yalnızca hayvani otomatizmalardan oluşuyorsa orada ruh üretilemez. Böyle bir insan hayvan olarak yaşar ve bir hayvan gibi ebediyen tahrip edilir ve yok olur. Ne zaman ki bir insan idrak eder ve bir amaç saptar ve bu amaca ulaşmak için tutarlı bir biçimde mücadele ederse, hareketlerinin sonucu onun fiziksel bedeninden bağımsız bir şey üretecek biçimde kristalize olur. Bu “bir şey” onun ruhudur ve ruhun tamlık ve mükemmelllik derecesi o kişinin amacının kalitesine ve onu elde etmek için gösterdiği çabaların yoğunluğuna bağlıdır.

“Tamlık” ve “mükemmeliyet” sözcüklerini kullanırken Gurdjieff’in fikirlerinde büyük bir rol oynayan bir ayrımı açıklamadım. Bu, ruhun birbiri ardından elde edilen ve içsel gelişmenin çok değişik iki safhasına tekabül eden iki parçaya bölünmesidir.

İnsanın ise üç parçadan meydana-gelmiş olduğunu, daha doğrusu olması gerektiği geleneği eskidir. Bu “beden, ruh ve can” sözcükleri ile, gerçekten çok farklı anlamlar yüklenmesine rağmen, ifade edilmiştir. Aziz Paul -”Bırakın her can daha üstün güçlere maruz kalsın” pasajında olduğu gibi, günlük anlamda bir insanı kastetmesinin dışında pek nadir olarak “ruh” sözcüğünü kullanır. Bunun yerine değişik bedenlerden, özellikle de yeniden diriliş bedeninden bahseder. Dünyevî, doğal ve ruhî terimlerinden yararlanır ve doğalın ruhî olana öncelikte olduğu kanaatine varır. Kesinlikle ruhî bedeni- yani yeniden diriliş bedenini insanda doğal ve kaçınılmaz olarak mevcut şeklinde bir şey olarak ele almaz; daha ziyade sabit bir inanç ve doğruluk eserlerinin ödülü olarak anlar. O istisnai bir biçimde yeniden dirilişe katılacak pek az sayıdakiler için muhafaza edilmektedir.

Hristiyan geleneklerinden bahsettim çünki insanın daha yüce işlevleri için araç olarak algılandığını, Doğu’ya ait yüce bedenler teorilerini tartışmak nadiren gereklidir. Doğu edebiyatının Batı yorumcuları, methedilen yüce bedenlerin, tıpkı fizik bedenin var olduğu gibi insanda doğal olarak var olduğunu, ancak onları değişen derecelerle çürüme ve çözülmenin -ki bunlar fiziksel beden için kaçınılmaz sondur- dışında tutan daha iyi maddelerden yapıldığını hiç yargılamadan, olduğu gibi kabul etmişlerdir. Bunun kaynağı ise Yunanlıların, ruhu, tahrip edilemeyen olarak kabul etmesindedir ve yeri gelmişken belirtmeliyim ki, bizzat Yunan filozoflarının çoğunda bile bu konuda büyük ölçüde şüpheler vardı.

Tüm bu tip fikirler yanlış yönlendirici ve tehlikelidir çünki bunlar, eğer bir kimse ölümsüz bir şeye zaten sahipse sadece ona kötü bir zarar vermekten kaçınmaya ihtiyacı vardır ve her şey iyi olacaktır ferahlatıcı düşüncesine renk katarak kendini aldatma olgusuna vesile ve sebep olurlar.

İsa’nın kayıtlı mesellerini karakterize eden benzersiz ve samimî ifadeleri özenle incelediğimizde, tüm durumun, düğün giysisiz bir adam benzetmesinde açığa kavuşturulmuş buluruz. Düğün giysisi adamın doğasından sahip olmadığı bir şeydir, kendisine hazırlarken acılara katlanması gerekilen ve davet edilse bile onsuz düğün yemeğine katılması imkânsız olan bir şeydir. İnsanın en yüksek bedeni, onun ölümsüz ruhu, doğadan sahip olduğu bir şey değildir; o şuurlu çaba ve maksatlı ıstırap çekme ile yaratmak zorunda olduğu ve onsuz, yaratıcısının onun için takdir ettiği amaçlara katılamayacağı bir şeydir.

Bu bölüme ruh tartışması ile başladım çünki bu, Gurdjieff ‘in, insandan kendini yaratan varlık olarak bahsederek ne demek istediğini ifade etmenin en basit yolu gibi göründü. Onun pozisyonunu biraz daha anlaşılabilir hâle getirmek için şimdi onun öğretisinin iki önemli elemanından daha bahsetmeliyim. İlki insanın doğasıyla ve bir hayvanın yapmadığını onun yapabilmesinin nedeniyle ilgilidir. İkincisi kaçınılmaz olarak ortaya çıkan soruyu cevaplamaktır: Eğer böyle mükemmel şeyler onun için mümkünse, neden pek az insan onları elde edebilir ve pek çoğu ise onların var olduklarının farkına vardırılamazlar bile?

Eğitimle ilgili olan bölümde Gurdjieff’in, insanı üç bağımsız deneyim tarzı -düşünme, algılama ve hissetme- kapasiteli üç beyinli bir varlık olarak algıladığını belirtmiştim. Hayvanlar bir ya da iki beyinli varlıklardır; yani, duyu or­ganlarıyla algılayabilir ya da hem hissedip duyu organlarıyla algılayabilir hem de duyabilirler ama insan için mümkün olan duyu organlarıyla algılama, hissetme ve düşünme fonksiyonlarını yerine getiremezler. İnsanın hayvanlarda olmayan bir imkâna düşünen parçası aracılığıyla kavuşmasına rağmen, onun duyan ve hisseden parçaları da kendini yaratma olgusu için eşit derecede gereklidir. Eğer bir kişi deneyimini, duyan ve hisseden parçalarından alır ve kendi varlığının içindeki düşünenle özdeşleştirirse, yalnızca dengesini kaybetmekle kalmaz, aynı zamanda, kendisi farkında olmasa da onun davranışının tümü üzerinde kesin bir etki uygulayan olgularla ilişkisini kaybeder.

Böylelikle insanın üç kişiliği olduğu söylenebilir: Bunların biriyle hisseder, biriyle düşünür ve üçüncüsüyle de duyar. İki şuuraltı kişiliğe sadece düşünen beynin çalışmasında rahatsızlık kaynağı olarak muamele etmek yerine, Gurdjieff onları geliştirip şuurlandırmak gerektiğini, onların belli güçlere sahip olduğunu ve düşünen beynin kendisinin yapamayacağı bazı işlevleri yerine getirebileceğini öğretmektedir. Özellikle hisseden beyne çok önemli vicdan fonksiyonunu -yani tarafsız kendini yargılama gücünü- atfeder. Düşünen beyin, kaçınılmaz olarak, önceden var olan ilişkiler ve soyut olarak kavranan standartlarla kıyaslayarak yargılamasını yapar. Bu, formül ve kurallar açısından ifade kapasiteli haricî bir iyi ve kötü yanlış kavramına götürür. Sonuçtaki tek güvenilir rehber sıradan insanda -başta yanlış eğitim nedeniyle – onun hisseden beyninin şuuraltı olgularında derinlere gömülmüş o vicdandır.

Özellikle insanın kendisinden daha derin bir kaynaktan fışkırması nedeniyle güvenilir bir rehberdir o; Gurdjieff tarafından yazılanların birinde Yaratıcının Temsilcisi olarak tanımlanmıştır. Vasat insanın bildiği tek vicdan deneyimi pişmanlıktır, onu hakikî “olma” gayretlerine sevk edecek bir deneyim. İnsanın kendi üzerindeki çalışmasının ana amaçlarından birisi, vicdanını uyandırmak ve böylece de tarafsız objektif yargı için kapasite elde etmektir.

Kendini yaratma amacı ile yüklenilen iş yalnızca insanın içsel yaşamında sonuçlar ortaya çıkarmakla kalmaz, daha insan ilişkilerinin transformasyonlarında da sonuçlar üretir. Bu çalışmaya ihtiyaç hissedenler diğer insanlarda benzer bir anlayışı tanır ve saygı duyarlar. İnsanların karşılıklı takdiri haricî ve sıklıkla tesadüfi dışavurumlardan insanın, olması gerekeni olma isteğinin kuvvet ve açıklığının değerlendirilmesine aktarılır.

Bu kavram, savaşın nedenleri ve onun önlenmesi yollarına yönelik Gurdjieff’in tavrında özellikle güçlü ve açıklıkla izah edilmektedir. İlk bölümde onun, savaşı, birincisinin, kendi tutsaklıklarından dolayı oluşan bir tatminsizlik duygusunun insanları zaptettiği bir gerginlik durumunun periyodik olarak ortaya çıkmasının olduğu iki bağımsız faktörün sonucu olarak telâkki ettiğini belirtmiştim. Şimdi bu duyguya iki ters tepki mümkündür. Kendi tutsaklığının sebeplerinin kendi varlığının eksikliğinde olduğunu kavrayan bir insandaki tepki, kendini mükemmelleştirmeye doğru daha büyük ve daha ısrarlı çabalara itelemektir.

Bu çalışmanın temposu hızlandırılmıştır ve bu dönemlerde dünyanın geleceği için önemli değişiklikler mümkündür. Bu gerçekleşebilir, ancak farkına varma yeterince yaygın olursa ve tatminsizlik duygusuna yeterince büyük oranda insan bu olumlu yolda tepki gösterirse…

Tam tersine, tatminsizlik nedenleri haricî olarak algılanırsa insanlar deneyimi bir korku ya da kızgınlık duygusuna çevirirler. Gerginlik ve yanlış anlama artar ve tahrip isteği kendisini tehditkâr bir tehlikeye karşı bir korunma ya da başkaları tarafından yanlış biçimde engellenen bir özgürlüğü kazanma ihtiyacı olarak gösterir. İhtilâl veya iç savaş ya da milletler arasındaki savaş o zaman kaçınılmaz olur. Aynı olgu, bireylerde, delirme, boşanma ve intihar sayılarında ve doğal olmayan kusurların yayılmasında ortaya çıkar.

İnsanın durumu böylesine bir ışık altında ortaya konduğunda, türlü sorular, ki gerçekte bir tek sorudur, oluşur. Her şeyden önce şunu sormalıyız: Eğer kendini yaratma olgusu o kadar açık ve onun meyveleri günlük yaşama ait her şeyin üstünde öylesine değerli ise, neden insanlar onu ne tanıyabilmiş ne de kabul edebilmiş ve yol gösterilse bile ona göre yaşayamamışlardır?

Şunu da sorabiliriz:

Eğer savaşın nedenleri gerçekten insanların tatminsizlik duygularına çabalarmdaki bir artışla tepki göstermedeki başarısızlıkta yatıyorsa, neden bu sebepler, tersine, kendi bencil sonlan için güç arayan kötü niyetli insanların haricî dışavurumları olarak görünmektedirler?

Hepsinden öte, insanlar bazı görünür amaçların elde edilmesi için istikrarlı ve büyük çabalar gösterebiliyorlarken, neden kendi ve kendi gibilerinin refahı için bu biçimde gayretlerde bulunamazlar? “Eğer tüm dünyayı kazanıp kendi ruhunu kaybedecekse bunun insana kârı ne olacaktır?” sorusu neden büyük çoğunluktaki insanı etkisiz ve tepkisiz bırakır?

Bu son soruya Gurdjieff’in verdiği cevap öylesine temeldir ki ancak onun yazdıklarının dikkatli ve ısrarlı çalışmaları sonunda anlaşılabilir. Bir anlamda bu ilk günah doktrininin yeniden yapılanmasıdır ama aynı zamanda bu doktrini şimdiye kadar anlayıp kabul etmeyi öylesine zorlaştıran itirazları ortadan kaldıran yeni bir ifadesidir. İnsan, ona karşı mücadelesinde başarısızlığa uğramasının dışında kabahatli bulunamayacağı kendini kandırma ve hayal eğiliminden musdariptir. Bu kalıtımsaldır; ona uzak atalarından intikal etmiştir. Gerçekte, gerilere, son büyük Buzul Çağından önce var olan ilkel insandan modern ırkımızın ortaya çıktığı dönemde yer alan insan doğasındaki büyük değişimlere kadar uzanır.

Neanderthal insanının örnek olarak alınabileceği bu ilkel ırklar üç beyinli idiler ve böylelikle de iki ya da yalnızca tek beyinli hayvanlardan temel yapılarında farklıydılar. Varlıklarını sürdürmeye ve müthiş iklim değişikliklerine ve ilk dünyanın diğer tehlikelerine karşı hayatta kalmaya muktedirlerdi, çünki düşünen beyinleri onlara hiçbir hayvanın sahip olmadığı adaptasyon gücünü veriyordu.
Gurdjieff’in kozmolojik kavramlarına göre, güneş sisteminin ekonomisiyle ve özellikle de dünya ve ay ile ilgili ilişkilerle bağıntılı insan beyninin uzunca bir süre yalnızca bir hayvan varlığının her neye ise etkili olduğu amacı için kullanılmasını gerekli kılan belirli nedenler vardı. Zamanda belirli bir anda bu gereklilik çalışmasını durdurdu ve ondan sonra insanın kozmik ekonomide kendini öz hayvan doğasından azat etmeye muktedir kendini yaratan bir varlık olarak uygun yerini alması mümkün oldu.

( Ne İçin Yaşıyoruz – J.G.Bennett )

Facebookta paylaş

Belki bunlarda ilginizi çekebilir:

  1. Varlığımızın Amaçsızlığı ( Ne İçin Yaşıyoruz kitabından – J.G.Bennett )
  2. İnsan Düşünen Hayvan Ya da Mantıklı Varlık ( Ne İçin Yaşıyoruz kitabından – J.G.Bennett )
  3. Eğitim – İnsanlar Ruhlarından Nasıl Yoksun Bırakılırlar? ( Ne İçin Yaşıyoruz kitabından – J.G.Bennett )
  4. Bilim ve Felsefe Erdemsizlik Kaynağı ( Ne İçin Yaşıyoruz kitabından – J.G.Bennett )
  5. İNSANA BİR BÜTÜN OLARAK DAVRANMAK (BEDEN İLE ZİHNİ DENGELEMEK KİTABINDAN-OSHO)
  6. Balkan Harbi ve Yunanistan’ın Ege Adaları’ndan Bazılarını İşgal Etmesi
  7. RUHUN OLGUNLUĞU (OSHO OLGUNLUK KİTABINDAN)
  8. Ruhun Kainat’a Girişi
  9. Yol savaşçıları için hava boşluğu (OSHO YOĞUN TEMPOLU İNSANLAR İÇİN MEDİTASYON KİTABINDAN)